26 Kasım 2012 Pazartesi

fıtri kanunlara uymamanın cezası

ALLAH’ın teklif ve sorumlu kılması iki şekildedir;

Biri akıl ve iradeye bakar ki en ağır ve devamlı olan kısım bu kısımdır. Burada mesul olunan şeriat emir ve yasaklar manzumesi olan Kur’an şeriatıdır.
Mesul olanlar ise sadece rüşt sahibi insanlar ve cinlerdir.

İkinci kısım ise fıtri sorumluluklardır. Yani ALLAH kainata fıtri bir kanun koymuştur. Bu şeriatın teklif dairesine ilkel irade ve his sahibi hayvanatta giriyor. Bir hayvan ya da rüşt sahibi olmayan bir çocukta bu fıtri kanundan mesuldür.
Ama ceza hususunda fıtri kanunlara uymamanın cezası fani ve anidir.

Fıtrî kanunlara göre meselâ, dağdaki etobur hayvanların, canlı hayvanları parçalayıp yemeleri haramdır. Yerlerse cezaları gecikmez, derhal verilir. Burada kendisinden hüküm verilen fıtrî kanunlar, insan aklına tabi değil, ALLAH'a ait düsturlarını ihtiva ediyor. Kalp, his ve istidatlar ise fıtrî kanunlara tâbidirler. Bu bakımdan kalp, his ve istidatlardan beslenen davranışlar,fıtrî kanunların düsturlarına göre karşılık bulur, cezalandırılır.

Meselâ bir çocuk, eline aldığı bir kuşu veya bir sineği öldürse, fıtrî kanun düsturlarından şefkat hissine muhalefet ettiğinden ceza olarak düşüp başının kırılması hak olur. Bu musîbet o muhalefete cezadır. Veya bir dişi kaplan, öz evlâtlarına karşı beslediği şiddetli şefkat ve himaye hissini nazara almayarak, zavallı bir ceylanın yavrucuğunu parçalayıp yavrularına rızık yaparsa, kendisi de bir avcı tarafından öldürülmeyi hak eder.
Şefkat ve himaye hissine muhalif davrandığı için aynı musîbete maruz kalır.
(Kaplan gibi hayvanların helâl rızkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızk yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.)

Hayvanlara göre haram helâl ölçülerini kâinat kitabı, yani ALLAH’ın kâinata koyduğu kanunlar belirliyor. ALLAH hayvanları şefkat ve merhamet hisleriyle birlikte yaratmıştır. Bir hayvan ne kadar da yırtıcı olsa, ruhuna konulmuş merhamet hissiyle canlı hayvanlara zarar vermemekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğü ona ALLAH’ın RAHMAN ve RAHİM isimleri fıtrî olarak yüklemiştir. Et yiyici hayvanlar bu bakımdan ölmüş hayvanları sevk-i İlâhî ile derhal hissederler, bulup yerler; fakat ölmemiş hayvanlara saldırmazlar. Yüreklerindeki merhamet hissi buna engel olur.

Eğer yırtıcı hayvanlar ölmemiş hayvanlara arsızca, merhametsizce, aç gözlü biçimde saldırıp öldürüp yerlerse, fıtratlarına konulmuş rahmet ve şefkat kanunlarına muhalif hareket etmiş olurlar ve rahmet ve şefkat kanunları hükümlerine göre ceza alırlar.
Yani “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” hükmü gereği bir avcının silâhına merhametsizce hedef olurlar. (Avcı, eğer haksız ve gerekçesiz biçimde öldürmüşse, o da bunun hesabını dünyada veya mahşerde verir. O da ayrıdır.)

Hayvanların cüz’î iradeleri insanlar kadar gelişmiş olmasa da, vardır.
İçlerindeki sevk-i İlâhîye kanaat etmeyip, aç gözlülük, hırsla ve merhametsizce hareket ederlerse, ceza görmeyi hak ederler.
Burada dikkatimizden kaçmayan bir diğer husus da, hayvanların mahşerde kendi his ve istidatları çerçevesinde muhakeme edileceği hususudur. Buna göre:

1- Mahşerde ALLAH’ın huzurunda toplanan sınıflar içinde her türlü hayvanât da vardır. Nitekim bu husus âyetle de sabittir: “Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer ümmetten başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi RABBlerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.”

2- Mahşerde hayvanlar için de sorgu suâl olacaktır. “Boynuzsuz olan hayvanın kısası kıyamette boynuzludan alınır” hadis-i şerifinden hareketle, hayvanların cesetleri fena bulsa da, ruhları bâkî olduğundan, bâkî ruhlarına münasip biçimde kendileri için hesap, ceza ve mükâfatın söz konusudur.



nankörlüğe ve şımarıklığa son

“Kendine güvenmek fazilet midir, rezilet midir? Veya hangi ölçülerde fazilettir,
hangi ölçülerde rezilettir?”
NE İNKÂR, NE KİBİR!
Ne ALLAH’ın verdiği bir duyguyu inkâr edebiliriz! Çünkü bu nankörlük sayılır, nimete saygısızlık ve vefasızlık sayılır. Ne de bu duyguyu kendimizden bilebiliriz! Ne mütevazı oluyorum diye, bir miskin rolünü takınmaya ve ALLAH’ın bize hiçbir şey vermediğini iddiâ etmeye hakkımız vardır! Ne de tahdis-i nimet ediyorum diye, Kârûn gibi büyüklük taslamaya, gururlanmaya, kibirlenmeye, ALLAH’ın verdiği hediyeleri sahiplenmeye yetkimiz vardır!
Bazen tevâzûun nankörlükle, bâzen de tahdis-i nimetin, yani ALLAHın verdiği nimetleri ikrar ve itiraf etmenin iftihâr ve övünmekle karıştırıldığını ve ikisinin de zarar olduğunu kaydeden Üstad, ne ALLAH’ın ikrâmı olan güç ve kuvvelerimizi “tevâzû” adına yok saymaya, ne de bunları “tahdis-i nimet” adına sahiplenmeye ve bunlarla övünmeye hakkımız olmadığını ifade eder.
ALLAH’ın verdiği meziyet ve kemâlâtı ikrâr ederiz, bunu yaşarız, bunu kendi çapımızda güven konusu yaparız. Aksi takdirde bunları yok saymak küfrân-ı nimet ve nankörlük olur. Bunları sahiplenmek, bunları mülkiyetine almak, bunları bir ALLAH vergisi olmaktan çıkarmak ve bunlarla övünmek ise şüphesiz kibirlenmek, büyüklenmek ve şımarmak olur. Yani ALLAH’ın verdiği şeyleri yok saymamız doğru olmadığı gibi, iftihâr ve övünme malzemesi yapmamız da doğru değildir! Birincisi nankörlük, diğeri şımarıklıktır.

NE KÜFRAN, NE GURUR
“Meselâ, nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese:
‘Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin!’
Eğer sen tevazukârâne desen:
‘Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?’
O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir sanatkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen:
‘Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz!’

O vakit, mağrurane bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki:
‘Evet, ben güzelleştim.
Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.’

GÜVEN DUYGUSU, ŞÜKRÜN BİR ŞÛLESİ OLMALIDIR
Kendine güven duygusu, iş yapabilme azmi, karar verme ve verdiğin kararı uygulayabilme yeteneğidir. Bunun kibirlenmekle ilgisi yoktur. Kur’ân buyurur ki:
“Bir işe karar verip azmettiğin zaman ALLAH’a dayanıp güven, ALLAH’a tevekkül et.
Şüphesiz ALLAH Kendisine tevekkül edenleri sever.”
Demek kendimize güveneceğiz. ALLAH’ın bize ne yüksek duygular verdiğini, bizi ne büyük yarattığını, ne imtiyazlı şeylerle halk ettiğini, bizi diğer varlıklardan farklı olarak ayrıcalıklı duygular ve cihazlarla donattığını, bize yüksek hasletler ve meziyetler verdiğini elbette itiraf ederiz, ikrar ederiz, etmeliyiz ve bu imtiyazı yaşarız.
ALLAH’ın kulu olmakla şeref duyarız. Ve bütün bu meziyetlerin bir ALLAH vergisi olduğunu bir an unutmayız. Bu meziyetlerle hayırlı işler yaparız. Meziyetlerimizi haramda ve ALLAH’ın râzı olmadığı şeylerde kullanmayız; hayırda ve iyi şeylerde kullanırız. Meziyetlerimizi inkâr etmemize de gerek yoktur.
Kendimize güveniriz. Çünkü ALLAH’a güveniriz! Çünkü bizi yaratanın ALLAH olduğunu biliriz! ALLAH’ın bizi tek ve müstesna yarattığını bilir, kabul eder ve bu farklı yanımızla insanlığa hizmet ederiz, bu farklı yanımızla ALLAH’a kulluk yaparız. Bu fahr ve gurur olmaz, kibirlenmek ve şımarmak olmaz; bu, şükür olur. Fakat ALLAH’ın verdiği imkânları, ALLAH’ın ikrâm ettiği duyguları ve meziyetleri kendimize değil; ALLAH’a mal ederiz.

GAYRET BİZDEN, TEVFİK ALLAH’TANDIR
Nitekim, Üstad Risale-i Nur ile ilgili olarak, “Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak, Kur’ân’ın reşâhât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz.
İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” diyor.
Demek, sahip olduğumuz güçleri ve nimetleri yok sayarak değil; şımararak ve sahiplenerek de değil; tevazu içinde ve tahdis-i nimet anlayışıyla ALLAH’a güvenerek büyük işlere yönelmek ve ALLAH’ın izniyle başarmak imkânımız vardır!
Ne olumlu manada, ne olumsuz manada “abartı” hak bir davranış değildir. İfrat da, tefrit de doğru değildir!
“İşlerin hayırlısı orta olanıdır!” hadis


25 Kasım 2012 Pazar

uleyn lan nefis!

nefis
yalancı, cerbezeci, hakikati alt üst edici, doğruyu kafasına göre yorumlayıcı
–tabir yerindeyse-
münafıklık ve flu halli Yani bu nefis gafildir.
Gerçeklere kulağını tıkamıştır. Gerçekler nefsi rahatsız etmektedir.
Bu yüzden gafil nefis hakikatle yüzleşmek istememektedir. Hakikatler, Kur’ân’ın verdiği haberler ve görevlerdir. Ve hiç şüphesiz Kur’ân’ın verdiği haberler gafil nefse göre acı, görevler gafil nefse göre zordur. Bu zor görevlerden ve acı haberlerden sadece bir kısmı:
Dünyada amal-i saliha adıyla çerçevelenmiş görevler, dünya imtihanı, musîbetler, ölüm, kabir suali ve kabir azabıdır. Ruhun eğer salahati yoksa –gaflette elbette salahatten söz edilemez;
bu nedenle- ölümle gafil nefis bu gidişatta oldukça dipsiz kuyuya atılacak ve ölüm onun için haps-i ebediden farksız olacaktır.
Bunlar gafil nefis için acı gerçeklerdir.
Gafil nefis söz konusu bu acı gerçeklerle yüzleşmek ve kendisine çeki düzen vermek istemediğinden, kendi kafasınca yorumlar yaparak gerçekleri kendi kafasınca eğip bükmekte, tersyüz etmektedir. Böylece aslında gerçeklerden kaçmaya teşebbüs etmektedir.

Meselâ burada ifade edildiği gibi, ölüm gerçeğini görmek istemiyor, onu atlamak ve güya kaderi atlatmak istiyor. Ahirete inanıyor; inançsız değil. Salih amel gibi, ilim gibi iyi şeylerin fayda getireceğine inanıyor. Fakat ahirete ölümsüz geçiş gibi kendi kafasınca çizdiği bir güzergâh var. Yani gafil nefis imtihan gibi, ölüm gibi, azap gibi lezzetleri burnundan getirecek badireler istemiyor. Salih amel tanımını kendi kafasına göre yapıyor ve salih ameli bu tanımla kabul ediyor.

Bu yüzden gafil nefis, ahirete ölümsüz ve badiresiz geçeceğini umuyor.
Aslında bu hali, dünya sevgisinden başı sarhoş olmuşluğun göstergesidir. Dünyanın zevalini düşününce ahiret inancı ona teselli veriyor. Ahirette hayatın devamlı ve baki oluşuna bel bağlıyor. Öyleyse buna göre amel etmek gerekir dendiğinde, ahiret amelini bir külfet görüyor ve başını gaflet kumuna sokarak bundan kendisini kurtarıyor veya kurtardığını zannediyor.

İsteyerek yaptığı –ve aslında çoğunda riya bulunan- bir takım ameller için de yine kendi fehvasınca uhrevi hedefler çizebiliyor. -Böyle tatmin oluyor.- Meselâ bir hayır eseri görünümünde, ortaya bir gurur heykeli dikiyor. Bu eser için harcamalar yapıyor.
Dünyada bunun semeresi nedir? dendiğinde, ahreti gösteriyor. Ahirette faydası vardır diyor. Oysa gafil nefis, ihlâs cihetini ihmal ettiğinden, bir hayır eseri görünümüyle ortaya çıkan söz konusu bina ile ilgili olarak riyadan, gururdan, tekebbürden ve övünmekten kendini kurtaramıyor.
Bu rezil duygularla yaptığı işi aslında dünyada harcıyor, bitiriyor ve ahirete hiçbir şey bırakmıyor. Fakat gafil nefis bundan habersiz, ahirette bunun semeresini alacağını hesap ediyor. Bilgi edinme ve ilim sahibi olma noktasından da gafil nefis aynı vartaya yuvarlanmaktan kendini kurtaramıyor. Edindiği ilmi, bilgiyi, hikmeti –çoğu zaman da faydasız bilgiyi- gurur, riya, kibir ve övünç kaynağı kabul ediyor ve bu kabul edişle aslında ahirete hiçbir şey bırakmıyor. Fakat o bu bilgilerin dünyada faydası olmasa bile, ahirette faydası vardır diye teselli buluyor ve böylece faydalı faydasız birçok bilgiyi merakla öğrenmeye, birçok ilmi edinmeye devam ediyor.

Aslında gafil nefis ilim öğrenmek derdinde değil; bu dertte gözükmesinin sebebi, sadece merak saikası ve sadece bunu itibar alma, saygınlık görme gibi işlerde kullanma duygusu. Bu sebeple burada ilim öğrenmekte temel saiki aslında meraktan ve dünyada fayda görmekten –meselâ itibar görmekten ve alkış almaktan- başka bir şey değildir. Oysa o bunu atlıyor ve işi ahiret inancına bağlıyor. Çünkü itibar kazanması için böyle yapması gerektiğini biliyor. Ve dolayısıyla ilim öğrenme işinde, bir ahiret ameli yaptığı görüntüsünü veriyor. Oysa yaptığı bu işle, sadece söz konusu kötü duygularını gizliyor. İlim öğrenmenin iyi ve sevap cihetini göstermekle, bu gizleme işini de örtüyor, kötü duyguları yutturuyor.

‘Nefis devekuşu gibidir;
şeytan sofestai, heva da bektaşidir.
Yani nefis kendini gizlemekte ve doğru işten kaçmakta pek mahirdir.
Şeytan tam bir cerbezecidir, nefsi de aldatıyor.
Heva ise bir Bektaşi gibi gafil nefsin bu ayıplarına kılıf uydurmakla meşguldür.

24 Kasım 2012 Cumartesi

ceerbeze

Pişkin yalancılık
Cerbeze,
yalanı süsleyerek doğru göstermek, kurnazca lâflarla aldatarak üste çıkmak, lâf cambazlığı ile doğruları örtmek, yalan dolanla hakikati örtbas etmek anlamlarına gelir.
Bu haliyle cerbeze, yalandan daha öte bir cürüm ve günah teşkil eder. Çünkü yalanda muhatap inanıp inanmamakta muhayyer bırakılır. Çoğu zaman da yalan ortaya çıkar ve yalancı kişi bundan mahcup olur, yüzü kızarır ve utanır.
Oysa cerbezeci kişi kendi hâlinde bir yalancı değil;
yalanında ısrarcı bir kişi olup, insanları aldatmakta maharetlidir, ortaya attığı lâf cambazlıkları ile doğruyu örtmekte becerikli, muhatabını susturduğu oranda da bundan mutluluk duyan ve yalanını yutturma becerisiyle övünen kişidir.
Aklın üç mertebesi vardır. Bunlar:
1- Tefrit Mertebesi.
2- Vasat Mertebesi.
3- İfrat Mertebesi.
Aklın tefrit mertebesi gabavet hâlidir,
yani aklın hiçbir şeye ermemesi, aklın çalışmaması hâlidir. Bu mertebede akıl neredeyse kendi hâlindedir, telâşsız ve kaygısızdır, dünya umurunda değildir. İnsanî incelikleri, nezaheti ve nezaketi kavramaktan âcizdir.
Aklın vasat mertebesi akıllılık hâlidir.
Bu mertebede akıl, olması gerektiği gibi çalışır, düzgün çalışır, hikmeti esas alır, her şeyde hikmet arar, her şeyi hikmete göre sorgular, denetler, algılar ve yargılar.
Aklın ifrat mertebesi ise cerbeze hâlidir.
Bu mertebede akıl yalanda ileri derecede kurnazdır, hilekârdır. Yalan ve yanlışını lâf ebeliği yaparak örtbas eder ve kimsenin ruhu duymaz.
kusur görmeyi meslek haline getirmiş kişiler vardır ki,
gördükleri kusurları cerbeze ile abartarak herkese satarlar. Kusurları abartılı olarak anlatıp, muhataplarını aldatırlar. Çünkü cerbezenin işi bir yanlışı olabildiğince abartıp,
iyilikleri örtmektir.
İşte cerbezenin acayip işi ,
zamana ve mekâna yayılmış farklı şeyleri toplar, bir yumak yapar. Her şeyi o siyah perde ile görür.Bu açıdan cerbeze hiçbir çeşidiyle makbul değildir.
İşte aklın bu mertebesinden uzak durmak ve ALLAH’a sığınmak lâzımdır.

tarihe meydan okuyan gün

Bu gün 10 Muharrem. Yani Aşure Günü.
Hazret-i Âdem Aleyhisselâm zamanından beri müstesnâ bir gün olarak tanınan Muharrem’in onuncu gününe “aşûre”,
onuncu gün demektir.
Aşûre gününe izâfe edilen bir hayli tarih vardır. Nice günler unutulmuş, geçmiş; ama bu gün unutulmamıştır. Yani bu gün, tarihe meydan okuyan gündür.
ALLAH TEALA’nın arşı, melekleri, gökleri, yeri ve Hz. Âdem Aleyhisselâm’ı bu gün yarattığı; Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın tövbesinin bu gün kabul edildiği; Hazret-i Nuh Aleyhisselâm’ın gemisinin Cûdî dağına bu gün oturduğu; Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın balığın karnından bu gün çıkarıldığı; Hazret-i İbrâhim, Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsa Aleyhimüsselâm’ın bu gün doğdukları; Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâm’ın Nemrut’un ateşinden bu gün kurtulduğu; Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın oğlu Yûsuf Aleyhisselâm’a bu gün kavuştuğu; Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm’ın hastalıktan bu gün şifâ bulduğu; Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavminin Firavunun zulmünden bu gün kurtulduğu ve Firavunun bu gün denizde boğulduğu; Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’ın tövbesinin bu gün kabul edildiği; Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a bu gün mülk verildiği; Hazret-i Îsa Aleyhisselâm’ın bu gün gök yüzüne yükseltildiği rivâyetleri mevcuttur.

23 Kasım 2012 Cuma

gaye ve amac

PEYGAMBER EFENDİMİZ(asv)'in sünneti; insan hayatının her tarafını kuşatmıştır.
Sünnetin en büyük gaye ve amacı;
her hususta ALLAH’ın razı olacağı davranışı sergilemek
ve her şeyde ALLAH’ı hatırlatacak amellerde bulunmaktır.
Yani ben gündelik ve sıradan işlerimde sünnete uygun hareket edersem, hem o işlerim ibadete dönüşür, hem de sürekli ALLAH’ı akılda ve hatırda tutmama sebep olur.
Bu yüzden her halimizde sünnete tabi olmalıyız ya da olmaya gayret göstermeliyiz.

PEYGAMBERİMİZ (asv)'in bütün davranış ve fiilleri, ALLAH’ın kontrolünde ve rızası dairesinde olduğu için, onun her hareket ve davranışı insanlığa bir model, bir rehberdir.
İman edenler olarak bizim en büyük gayemiz;
ALLAH’ın rızasını kazanmak ve onu sürekli hatırlamak olduğuna göre,
ALLAH’ın rızasını kazanmanın ve onu sürekli hatırda tutmanın en kestirme ve güzel yolu hayatımızı sünnete göre yaşamaktan geçiyor.
Zincirleme olarak sünnet PEYGAMBERİZİ(ASV), PEYGAMBERİMİZ(ASV) de ALLAH’ı hatırlatır ve böylece kalp sürekli ALLAH’a yönelir ve ona müteveccih olur.

namazla çıkılan rütbe

İnsan, sahip olmuş olduğu külli istidat ve cihaz sayesinde, bütün kainatı kucaklayacak bir mahiyettedir. Aynı zamanda insan, ALLAH’ın bütün isim ve sıfatlarının manasını idrak ile tartıp ve ölçecek yegane varlıktır. Bu yüzden kainat ve mevcudatın halifesi ve kumandanı hükmündedir.

İnsan, bütün mahlukata vekalet edip, bütün kainatın hali ve kali ibadet ve tesbihlerini RABBine takdim edecek tek halife, tek kumandandır. İnsanın fıtratındaki külli kabiliyet, külli şuur ve külli tefekkür, insanın kainatın en mükemmel bir kumandanı ve vekili olduğunu akla gösterir.

Orduda nasıl bir subay, emri altındaki askerlerin vekili ve kumandanı olması hasebi ile, onların istek ve şikayetlerini yetkili mercie o bildirir, onlar adına kumandan-ı azam ile görüşür. Aynı şekilde, insan da şu kainat kışlasının subayı ve komutanıdır.
Kainat kışlasında vazifeli olan mevcudat askerinin hali ve kali tesbihlerini ve teşekkürlerini ALLAH’a takdim eden insandır.

22 Kasım 2012 Perşembe

taviz verme

Sen üç sabır ile mükellefsin.

Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır."

“Taat üstünde sabır”
insanın salih amel konusunda usanç duymaması, nefsinin bütün itirazlarına, şeytanın bütün oyunlarına karşı taviz vermeden daima ilerlemesidir.

İnsan, ibadetine devam edecektir, bu noktada bir kesinti düşünülemez. Yine insan, güzel ahlâklı olmaya da devam edecektir. Bunda bir yorulma ve ara verme tasavvur edilemez. Meselâ, insan diyemez ki, “Bu kadar yıldan beri hep doğru söyledim, bir ömür boyu dürüst olmaktan artık yoruldum, biraz da karşı şıkkı deneyeyim.” Burada yorulmanın yeri olmadığı gibi, salih amelde de yorulmanın yeri yoktur.

“Masiyyetten sabır” günah işlememeye sabretmek demektir. İnsanı kötülüğe teşvik eden nefsinden, günahlarla kaynaşmış toplum hayatına kadar nice düşmanlara karşı yılmadan çarpışmak ve bütün engelleri aşmakta azminden bir şey kaybetmemek sabrın ikinci koludur.

“Musibete karşı sabır” ise, insanı bir imtihan sorusu olarak yoklayan ve onun manevî terakkisinde büyük rol oynayacak olan hastalıklara, musibetlere, kıtlıklara, yokluklara, ölümlere, ayrılıklara karşı sabır göstermektir. Bu sabır, insan iradesinin ALLAH’a tevekkül etme, O’ndan yardım dileme ve O’nun takdirine razı olma vadisinde verdiği büyük bir mücadeledir.
Bu harpte de karşı safta yine nefis ve şeytan yer almıştır.

Sabır imtihanını bu üç cephede de kazanan insan, zafere ermiş, kurtulmuş ve azaptan emin olarak saadet yurduna doğru yol almıştır.

iki beden

Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır.
Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.
İnsanın, biri maddi, diğeri manevi olmak üzere iki bedeni vardır.
Maddi beden malum, cesedimizdir, maddi ortamlara göre zevk ve elem duyar.
Manevi bedenimiz ise kalp, ruh, akıl ve vicdan gibi manevi azalardan mürekkep bir mahiyettedir.

Maddi beden sıkıntı içinde iken, manevi beden inşirah ve rahatlık içinde olabilir.
Bir çok büyük zat, ALLAH için maddi sıkıntı çekmekten lezzet duymuştur.
Burada elemi çeken maddi beden iken, lezzeti duyan manevi bedendir.

21 Kasım 2012 Çarşamba

ahireti düşününce herşey vızz geliiii

mükemmellik ALLAH mahsustur
Dünyanın mahiyetini bilen,
yani dünyanın ne olduğunu, buraya niçin gelindiğini ve bu âlemde neler yapmak gerektiğini doğru değerlendiren insanlar, bu fâni âlemi daha rahat ve kolay yaşayıp ve öyle terk ederler.
dünyayı ahiretin tarlası olarak bilen kişi, kalbini tarlaya değil,
ondan elde edeceği ve ahirete göndereceği mahsullere bağlar.
Misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etmekle hem dünyada rahat eder,
hem de ahirette ebedî saadete kavuşur.
hem insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir.Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
özel bi yorum
Bu dünya oynamam gereken tiyatro sahnesi
rolüme çok kaptırmamam lazım
bu yüzden şu bunu demiş bu bunu demiş banane nasıl olsa tiyatro
bitince rollerde alınacak herkes dedigini, ettiğini hesabda verecek
ahiret benim mekanım işte o zaman özgürüm
öyle yaşayacamki oy oy oy oy
orayı düşününce herşey vızz geliiii
RABBimin istediği gibi oynarım inşALLAH
herşey onun rızası için
Onu öyle özledimki


iksir ve motor

Kainatın yaratılmasındaki en büyük gaye ve maksat, ALLAH’ı tanımak ve bu tanımanın neticesinde iman etmek ve imanın neticesinde de ibadet ile onu razı etmektir.
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat, 51/56)
ALLAH’a olan marifet ve muhabbet ise ibadetin esası, merkezi ve özüdür. Yani insanın kainata gönderilme gerekçesi ve amacı ALLAH’ı isim ve sıfatları ile tanımak ve sevmektir. İbadet bu iki vazifenin kalıbı ve formüldür.
Hal böyle olunca, marifet ve muhabbet insanın en temel iki vazifesi olup, bunun kazancı rızay-ı İlahi ve onun neticesinde saadet-i ebediyedir. Kim ALLAH’ın rızanı kazanıp saadet-i ebediyeye mazhar olmak istiyor ise, marifete ve onun neticesindeki muhabbete sarılmalıdır.
ALLAH insanın fıtratına, tarlaya tohumun ekilmesi gibi bir çok kabiliyet ve istidatları ekmiştir.
Ta ki bu kabiliyetler ilim ve ibadet vasıtası ile inkişaf ederek gelişip büyüsün ve ALLAH’ın isim ve sıfatlarına güzel bir takvim ve parlak bir ayna olsun. ALLAH insanın fıtratına ekilen bu kabiliyetlerin inkişaf etmesini de ilme bağlamıştır. İnsan ilimde terakki ettikçe, mahiyetinde gizli ve açılmayı bekleyen şeyler de beraberinde terakki edip izhar ve ilan oluyor.
Mesela maddi ilimler noktasından, tıp ilminin inkişaf etmesi ile insanın bedenindeki o harika sanatlar ve incelikler açığa çıkıp sanatkarı olan ALLAH’ı takdis ve tazim ediyor. İnsan bu tıp ilminin çıkardığı harika sanatları iman ve marifet iksiri ile gözlemlerse,
o zaman tıp ilmi bir cihetle hakiki ve maksut bir ilme dönüşüyor ve ALLAH’ın şafi ismi başta olmak üzere bir çok ismine güzel bir takvim ve ayna oluyor. Tıp ilminin esası ve hakikati ALLAH’ın isimleridir. Lakin bu hakikat ve esas ancak iman ve marifet gözlüğü ile görülebilir.
Bütün maddi ve manevi ilimlerin hepsi ALLAH’ın bir ismine veya bir çok isimlerine açılan pencereler hükmündedir. Bu ilimlerin iksiri ve motoru da iman ve marifettir.
Yani Kur’an’ın ders verdiği şekilde o ilimlere bakıp, o ilimleri doğru ve hidayet süzgeci ile süzebilmektir. Yoksa felsefi bir bakışla o maddi ve manevi ilimlerin altında duran ALLAH’ın isimleri görülmez, gizlenir. Böylece ilimlerin esası ve hakikati olan iman ve marifet insan mahiyetinde ne görünür ne de inkişaf eder.
Özet olarak, kainatın bütün maksat ve vasıtaları hep iman ve marifete yönelmiş, ona bakıyor. Her şey imanın ve marifetin anlaşılması ve yaşanması için tasarlanmış. Öyle ise ilimlerin ilmi ve bu ilimlerin gerçek gayesi iman ve marifettir.
İman ve marifeti bilmeyen birisi bütün kevni ilimleri bilse de esassız ve hakikatsizdir ve cehaletten kurtulamaz.

20 Kasım 2012 Salı

compreendoo?

Rızık, hayatın hakkıdır. ALLAH neye hayat vermiş ise onun rızkını da veriyor.
REZZAK ancak O’dur.
paranın ve servetin rızık olmadığını da unutmayalım. Parayı biz kazanabiliriz, ama ağaca meyveyi para ile yaptıramayız.
O, ALLAH ’ın askeridir ve O’nun ihsanını bize takdim eden bir “tablacı” hükmündedir.
Ağacı bir meyve fabrikası olarak yaratan ve programlayan kim ise, rızkımızı veren de odur.
Fazla para ile büyük gayri menkuller satın alabiliriz, fabrikalar kurup, işyerleri açabiliriz; ama rızkımızı aynı ölçüde artırdığımızı söyleyemeyiz.

Rızık, ALLAH ’ın sonsuz ihsanlarından bizim faydalanabildiğimiz kısımdır.
Aşırı zengin olmalarına rağmen, gerek iş yoğunluğu ve asap bozukluğu, gerekse doktor müdahalesi ve diyetler sebebiyle rızıktan hissesi çok az olan insanlar oldukça fazladır.

nazlııı

Günümüzün en lüks seyahat vasıtası olan uçakta bile insan, tam sessiz bir yolculuk yapamıyor.
Motorun gürültüsü az da olsa insanı rahatsız edebiliyor. Dünyamız ise hem kendi, hem de güneş etrafında süratle döndüğü halde, bu hareketin hiç farkında olmuyoruz. ALLAH Kelamında, dünyanın insan için bir beşik olduğu haber veriliyor. Sanki bu beşikte istirahat eden nazlı yavrunun rahatsız olmaması için beşik çok dikkatle ve sessizce hareket ettiriliyor.

Nefesimizle kanımız temizlenirken de hiçbir şey duymuyoruz.
Bu temizlik de nazlı misafire uygun olarak yapılıyor. Hücrelerimizin değişmesinden de hiç haberimiz olmuyor. Halbuki, bir bina yıkılıp yerine yenisi inşa edildiğinde ne kadar zorluklar ve çevre için ne kadar sıkıntılar ortaya çıktığını yakinen biliyoruz.

Bu kadar nazlı bir hayat süren insanın,
bütün bu nimetlere karşı RABBine iman ve itaat etmesi,
sebeplere gönül bağlamaması, onlara yalvarırcasına zillet göstermemesi gerekir.

19 Kasım 2012 Pazartesi

unutma

Zikrin lügat manası hatırlamadır; zâkir de hatırlayan demektir.
Bütün peygamberler insanlara ALLAH’ı hatırlatmak, O’na iman ve itaat etmelerini tebliğ etmek için gönderilmişlerdir.
Çoğu insan, hayatlarının rahat ve huzur içinde geçmesi için dünyanın birçok problemlerini çözme ve birçok engellerini aşma gayreti gösterirlerken, hem kendilerini unuturlar, hem de içinde yaşadıkları bu muhteşem âlemi.
Her ikisine de bakamadan“gayet dar bir daire içinde boğulur gider”ler.
Peygamberler ve onların varisi olarak görev yapan âlimler ve mürşitler, insana başıboş olmadığını, bir yaratıcısının olduğunu ve O’na karşı yapması gereken görevler bulunduğunu hatırlatırlar; İlâhî emir ve yasakları tebliğ ederler.

18 Kasım 2012 Pazar

ihtimal yola değil, yolcuya bakar

”Bir insan hayatı boyunca cennet ameli işler, ömrünün sonunda bir cehennem ameli işler ve cehenneme gider. Bir insan da hayatı boyunca cehennem ameli işler ve ömrünün sonunda cennet ameli işler ve cennet’e gider” ev kema kal. HADİS

Yani insan, hayatta, ümit ve korku dengesinde olması gerekir.
farzları yerine getirmek, yolu yüzde yüz necat(kurtuluş) verir, ama farzları yapan kişi yüzde yüz necat(kurtuluş) bulur, denilemez. Zira bir insan, hayatını farzlara uyarak geçirmiş olsa bile, yüzde yüz kurtuldum diyemez. Çünkü, insanın son durumunun nasıl olacağını ALLAH bilir.

Bu yaklaşım aynı zamanda insanı, ucb ve fahr gibi manevi hastalıklardan da kurtarır. Onun için büyük evliyalar imansız kabre girmekten titremişler. İkincisinde de küfür yolu yüzde yüz helakettir. Onda kurtuluş ihtimalı yoktur. Yani yolda kurtuluş yok, ama küfürde giden adamın, yüzde bir de olsa tövbe edip imana dönme durumu olabilir, kurtulabilir.
Bu da mutlak ümitsizlik hastalığına bir merhemdir.

İslam yolu yüzde yüz kurtuluş yoludur, ama o yolda yürüyen Müslüman için böyle bir kesinlik söz konusu değildir. Öyle de, küfür yolu, yüzde yüz helak yoludur, ama o yolda yürüyen kafir veya fasık için durum öyle değildir; bir ihtimal kurtulabilir, diyebiliriz.

geçim bir eğlence, bir meşgale

insan dünyaya geçim peşinde koşmak için değil, iman ve ibadet için gönderilmiştir.
İnsanın asıl vazifesi iman ve ibadettir.
Bu sebepten dolayı, geçim bahanesi ile insan, ibadetin özü hükmünde olan namazı terk edemez
Dünyada çalışmak ve geçim peşinde koşmak, insana bir meşguliyet olsun diye verilmiştir.
Geçim peşinde koşmayı abartıp, bunu maksat ve gaye haline getirmek, yersiz ve saçma bir tutumdur. Tıpkı askerin asıl vazifesi olan talim ve cihadı terk edip,
geçim meşgalesini gaye ve maksat haline dönüştürmesi gibi.
Halbuki geçim bir eğlence, bir meşgaledir;
yoksa insanın asıl vazife ve gayesi değildir.

Geçim ve rızka ALLAH kefil olduğunu ayetleri ile ilan ediyor.
Bu yüzden insan, rızık ve geçim noktasında endişelenip, asli vazifelerini unutacak kadar telaşlanması ile; ALLAH’a ve ayetlere karşı bir saygısızlık ve hürmetsizlik etmiş oluyor.
Tıpkı askerin devlete güvenmeyip, kendi rızkını temin etmek için, çarşıda pazarda dilencilik etmesi gibi, insanın da geçim derdine düşüp,
iman ve ibadet vazifesini aksatması, komik ve saygısız bir vaziyettir.

17 Kasım 2012 Cumartesi

hedef şaşarsa

ALLAH insanı ahirete uygun olarak yaratıp, ona göre cihazlar ile donatmıştır.
Bu sebeple insana sayısız ve sınırsız arzu ve emeller verilmiştir. Bu sayısız arzu ve emellerin insana veriliş nedeni, ahiretin ebedi ve büyük mükafat yeri olmasından dolayıdır.
Yani insan hakiki saadet ve tatmini ancak ahiret hayatında bulabilir,
ancak ahiret hayatı ile mutmain olabilir.
İnsan hedefini şaşırıp, o sınırsız arzu ve emellerini kısacık ve tadımlık dünya hayatına tevcih eder, ahireti unutur ise, müthiş bir elem ve azabın içine düşer.
Emelleri adedince elemleri meydana çıkar.
Her bir arzu ve emelin karşılığı dünyada olmadığı için insana azap kaynağı olur. İşte emel ve elemin çarpışması ve çatışması bundan dolayıdır.