31 Ekim 2013 Perşembe

kainat insanda, insan da kalpte dürülüp yerleşmiş


İnsan nasıl mahiyetindeki duygu ve cihazlar sayesinde, şu kainatın küçük bir modeli ve misali hükmünde ise, kalp de insan aleminin merkezinde çok arzu ve ihtiyaçları bulunan bir merkez, bir tecemmu noktasıdır.
Nasıl kainat küçülse insan olur, insan büyütülse kainat olur ise, aynı şekilde kalp büyütülse insan, insan küçültülse kalp olur diyebiliriz. Yani; kainat insanda, insan da kalpte dürülüp yerleşmiştir. Bu nedenle kalbin içinde nihayetsiz arzu ve talepler mevcuttur.

Mesela; kalbin en büyük arzu ve talebi bekadır, yani ebedi yaşama arzusu, bunu da ancak sıfatları baki olan ALLAH verebilir. Elbette kalbin daha başka küçük ve ince talep ve arzuları da vardır ki, bütün bunların hepsini görüp temin edecek yalnız ALLAH’tıR
 
 Özet olarak; insanın ebedi yaşama arzusundan tut, ta en basit bir istirahat arzusuna kadar binlerce arzu ve talepleri vardır ve bunların temin edilip icat edilmesi de ancak her şeye kadir bir Zatın kudreti ile mümkündür.
 
 
Lumiere Mh (facebook)

21 Ekim 2013 Pazartesi

ya ALLAH'a adamak yada aldanmak

İnsanın,
 dünya hayatında en küçük bir zarardan korunmak için bir kişinin "Bu zarar olabilir" demesini dikkate alması ve yolunu değiştirmesi ya da değiştirmese de iştihanı ve keyfini kaçırmasını akıl gerektirirken, "Yüz de yüz ebedi zarar" diyen binlerce doğru ve sadık insanların ihtar ve ikazını ciddiye almaması, hakikaten düşündürücü bir durumdur.
Dünya işlerinde birisi bize  "Şu işi yaparsan bir ay hapis verirler." dese, biz hemen o işten uzaklaşırız uzaklaşmasak bile o işten keyif ve lezzet alamayız, müthiş bir endişe içine yuvarlanırız. Ama yüz binlerce peygamberler ve evliyalar, küfür ve fısk yolunda değil  bir ay ebedi hapis riski ve tehlikesi var, demelerine rağmen, insanların ekserisin bunu dikkate almamamsı şaşılacak bir durumdur. Aynı şekilde iman ve ibadet yolu yüzde yüz olarak insana ebedi bir cennet ve saadet kazandırıyor, denilmesine rağmen buna ilgisiz kalmak akıl karı değildir.
Küfür, ölümü yokluk ve hiçlik olarak tasvir ediyor ve sonu ebedi bir helakettir. İman ise ölümü yokluk ve hiçlik manasından çıkarıp, ebedi bir hayatın başlangıcı ve girişi şekline çeviriyor. İbadet ise cennette ebedi bir mülkü bize bahşediyor.
Öyleyse aklı başında olan bir insan, ebedi saadeti netice veren iman yolunu terk edip, ebedi cehennemi netice veren küfür yoluna sapmaz ve sapmamalıdır.
 

Kâinat'ta her şey anlamlı

Âlem, bir bütün olarak, ALLAH'ın varlığına, birliğine,
esmâ ve sıfatlarına delil olduğu gibi, terkip ve cüzleri ile de delildir.

Mesela, bütün hayvanlar ortak yönleri ile ALLAH'a delâlet ettikleri gibi, her bir nev, her bir fert ve her ferdin her bir uzvu da, yine ALLAH'a delâlet etmektedir. Ancak bazı varlıkların, ALLAH'a nasıl delâlet ettiklerini anlayamayabiliriz.

Yol bizim için kapalı görünebilir. Bu durumda hemen kafamızı kaldırıp başka delillere bakacağız. Yoksa, o delilde ısrar etmek veya o delil ile diğer bütün delillere bakmak ve onları da kapalı tevehhüm etmek, cehâletin işâretidir.

Mesela; 20. Yüzyılın başlarında, bazı ateist bilim adamları, bademcik ve dalak gibi uzuvların hiç bir işe yaramadıklarını gerekçe göstererek, "Kâinat'ta her şey anlamsızdır." demekteydiler.

İki organda göremedikleri hikmeti, bütün varlığa teşmil etmek suretiyle, büyük bir cehâlet örneğini sergilemişlerdi. Ancak, daha sonra bu iki organın ne denli faydalı olduğu yine ilim adamları tarafından ispat edildi.

Halbuki yapılması gereken şu olmalıydı; "Bademcik ve dalağın ne işe yaradığını bilmememiz, hikmetsiz oldukları anlamına gelmemelidir.

Zira kâinat'ta hiç bir şey anlamsız değildir."

19 Ekim 2013 Cumartesi

1ton çeken bir tartı 1000000... tonu ölçemez

İnsanın şuur ve ilmi;
 ancak ihtiyaçlarının ulaştığı boyut kadardır. Yani ihtiyaç nereye kadar uzanıyor ise, insanın şuur ve ilmi de oraya kadar uzanıyor. Nasıl insan kuvveti kadar amel işleyebiliyor ise, sebep ile sonuç arasında bir uyum varsa, elbette insanın şuur ve ilmi ile, insanın kapasitesi arasında da böyle bir uyum ve denge vardır.

İnsan bu noktadan, yani ilim ve şuur noktasından, kendisini ALLAHile kıyas ederse, insanın ilim ve şuuru ALLAH’ın ilminin yanında kıl kadar ince ve basit kalır. İnsanın ilim ve şuurunun, ALLAH’ın sonsuz ilmi ile olan meseli; ateş böceğinin cüzi ateşçiğinin, güneş ışığının yanındaki meseli gibidir. Yani; sonsuz bir ilim yanında kıl kadar bir şuurun ne önemi olabilir. Bu yüzden insan haddini bilmesi gerekir.

18 Ekim 2013 Cuma

sanattır sanatkar olamaz

Tabiatın iki yüzü vardır
Birisi maddeci felsefenin iddia ettiği ve batıl olan muhayyel bir İlah tasavvurudur. Yani bunların vehmine göre kainatın umumunda cereyan eden kanunların ve sebeplerin toplamından hasıl olan ve bu kanunları ve sebepleri ve ondan sudur eden neticeleri yaratan ve tedbir eden bir tabiat var ki, her şeyin tedbir ve dizgini bu tabiatın elindedir. Bu tabiat anlayışı tamamen maddeci felsefenin uydurduğu batıl bir vehimdir. Bu maddeciler ALLAH’ın kainat ve sebepler üstünde harika bir şekilde tecelli ve tezahür eden rububiyetini uzaktan uzağa hissetmişler ve buna da kendilerince tabiat demişlerdir.
Tabiat dedikleri şey bu vechesi ile yoktur ve hayali bir kurgudur.
Tabiatın ikinci yüzü ise, sebepler ve alemdeki umumi mizan ve nizamdır ki, bu açıdan tabiat var ve mevcuttur. Bütün bu sebepleri ve sebepler üstünde parlayan intizam ve mizanları icat edip yaratan, ALLAH’ın kudret sıfatıdır. Bütün eşyanın ve maddenin denge ve manalarını da bu intizam ve mizana bağlamıştır. Tabir yerinde ise, tabiat denilen şey bir tuval ise,
eşya da bu tuval üstünde duran nakış ve resimlerdir. Tuvalı ve tuval üstündeki nakış ve resimleri icat edip resmeden de ALLAH’ın kudreti ve sair sıfatlarıdır.
Tabiat bir sanattır sanatkar olamaz, bir fiildir fail olamaz, bir edilgendir etken olamaz, bir mistardır mastar olamaz, vehmi bir kurgudur hakikat ve gerçek olamaz.
Mistar, ustanın sanatında kullandığı bir alettir, mastar ise işi yapan hakiki fail demektir. Şimdi binayı yapan usta meydanda dururken, ustanın aletine işaretle,
işte binanın mucidi budur demek, ahmaklığın en acaibi olsa gerekir. Tabiat ve esbap denilen şeyler olsa olsa, ALLAH’ın sanatlarında bir alet bir araç bir bahane olabilir, bundan fazlasını bunlara vermek akla aykırı bir durumdur.
 

olmuyooo olmuyooo olmuyooo

 
Hayat,
bütün kainat fabrikasının çarklarının işlemesinden hasıl olan, cami ve hülasa bir sanattır.
 Mesela; bir tohumun içindeki hayatın oluşması için, bütün kainat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir. Güneş, su, hava, toprak, elementler, hassas sistem ve düzen, uyumlu ve ölçülü bir şekilde, beraber hareket etmeden tohum içindeki hayat oluşamaz. Bu yüzden tohum içindeki hayatının teşekkülü ve oluşabilmesi için, bütün kainat ve kainattaki sebeplerin hassas ve ölçülü bir surette çalışması ve hareket etmesi gerekiyor. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse, tohum içinde programlanmış hayat oluşamaz.

Güneş olmasa hayat olmuyor, su olmasa yine olmuyor, toprak olmasa yine olmuyor, yıldız ve galaksiler sistemli ve dengeli hareket etmeseler yine hayat olmuyor. Zira bir yıldız, zerre kadar yörüngesini şaşırsa, bütün kainat fabrikasını yerle bir edecek. Demek çok uzakta, hayattan alakasız gibi duran bir yıldızın da, hayata bir katkısı ve müdahalesi vardır.
 Bu da gösteriyor ki; hayat bütün kainattan süzülüp gelen bir damla, bir meyve, bir neticedir.

İşte bu girift münasebetlerden dolayı, küçük bir tohumun, kainatın çarkları ve sistemi ile bir nispeti, bir konumu, bir alışverişi var. Tohumun içindeki hayatın oluşumunu ALLAH’a değil de, tohuma vermek ya da sebeplere isnat etmek, sebepler veya tohumun; bütün kainatı tedbir ve idare ettiğini kabul etmek ve her şeyi gören ve her şeyi bilen bir ilimlerinin olduğunu teslim etmek ile mümkündür ki; bu tam bir safsata ve tam bir hezeyandır. Küçük bir tohumun ya da sebeplerin, dev galaksileri çekip çevirdiğini ya da onlara hükmettiğini akıl kabul etmiyor.
 
"Maahaza, tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garip, acip, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebettar olduğu gibi, nev’iyle, yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcudatla da münasebetleri vardır..."
 

12 Ekim 2013 Cumartesi

bir de akıllı ol

Bir işi tek bir zata vermekte nihayetsiz kolaylık varken, aynı işi çok ellere vermekte de nihayetsiz zorluklar vardır.
Bu sebeple o işin vuku bulması ancak tek ele tevdi etmekle mümkündür. Mesela bir elmanın yaratılması için kainatın bütün çarklarının ve unsurlarının bir fabrika gibi işlemesi gerekiyor. Bu kainat fabrikasında bir dişli çalışmasa, elma vücut bulamaz. Mesela, güneş olmasa elma olmaz. Öyle ise bir elmanın vücut bulması için bütün kainata ve sebeplere hükmetmek iktiza ediyor.
Burada iki şık var. Birisi tevhit, diğeri şirk. Tevhide göre, bütün bu kainatın tedbir ve dizgini ALLAH’ın sonsuz ilim, irade ve kudretinin elindedir. ALLAH bu sonsuz sıfatları ile elmayı yaratırken, bütün kainatı o elmanın oluşumunda istihdam ediyor. Bu mana akla gayet makul ve kolaydır.
Şirke göre ise, bütün kainat ve içindeki sebepler birbirlerine hem hakim hem mahkum, hem cahil hem sonsuz ilim sahibi, hem kudret sahibi hem aciz olmak gerekiyor. Zira elmanın oluşumunda güneş haddi kadar karışırken, su da haddini aşamıyor, öyle ise her bir sebep haddi miktarı kadar müdahil oluyor ki, bu hakimiyet sırrına uygun düşmez, ilim manasına uyum sağlamaz.
Öyle ise bir elmayı sebeplere ve kainata havale etmek gerçekten içinden çıkılmaz bir zorluk taşıyor. Şayet elmayı sebepler yapıyor dersek, bir elmanın oluşması trilyonlarca yıl içinde bir tesadüfe rastlaması gerekir ki, bu imkansızdır. Halbuki biz her mevsimde elmayı rahat ve ucuzca yiyebiliyoruz. Demek tesadüf ve sebepler bu işe müdahil değiller, her şey ALLAH’ın takdir ve iradesi ile vuku buluyor.
Bir elmanın tadılmasında durum böyle olursa, insanın en büyük talebi olan ebedi yaşama arzusunu sebeplere ya da tesadüfe havale etmek imkansız bir haldir. Halbuki ALLAH’ın sonsuz ilim ve kudretinde bu dünyanın kapatılıp öbür dünyanın açılması, bir sayfayı sağa sola çevirmek kolaylığındadır. Ama aynı hadise sebeplere ve tesadüfe havale edilse, bir zerre bile yerinden kıpırdamaz.
İşte bu sırdandır ki, tevhitte nihayetsiz kolaylık, şirkte ise nihayetsiz zorluk vardır. Tevhit aklen vacip iken, şirk ise aklen muhaldir, yani imkansızdır.

9 Ekim 2013 Çarşamba

cennet&cehennem

"Zerre miktar imanı olan kurtulur inşâALLAH!.." ifadesinin izahı nasıldır?      
     
Sevabı günahlarından çok olan müminler direk cennete gideceklerdir. Günahı ağır basanlar ise bunlardan temizlenmek için cehennemde bir müddet kaldıktan sonra tekrar cennete gireceklerdir. Kafirler ise ebedi cehennemdedir. Kalbinde iman bulunan ve bu imanla ölen herkesin cehenneme girse bile sonunda Cennet’e gireceğini bildiren hadisler vardır.
 
Cennete girmenin ilk şartı iman etmektir. İmanlı bir insan günahkâr olursa cezasını çektikten sonra cennete gidecektir.
-itinayla günahlar temizlenir muhaahaa muhaaahaaa
 


İnsanın başına gelen her türlü sıkıntı, hastalık ve musibetler günahının azalmasına bir sebeptir. Bunun gibi kabirdeki çektiği azaplar da günahını azaltır. Günahın dereceleri, azlığı ve çokluğu kişiye göre değişir. Bu nedenle bazı insanlar kabirdeyken cezalarını çeker biter ve doğrudan cennete giderler. Ahiret gününde sorguya çekilme, yükümlü olan bütün yaratıkların ALLAH tarafından hesaba çekilmesidir. Mahşerde büyük bir adalet mahkemesi kurulacak ve herkesten dünyada yaptıkları sorulacak, ona göre hakkında karar verilecektir.
Daha önce de insan öldüğü zaman kabrinde “Münker ve Nekir” denilen iki melek tarafından sorguya çekilecektir. Ölüye sorulacaktır: RABBin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir? Buna kabir sorgusu denir. Amellerin yazılı olduğu defter, her insanın dünyada iyi ve kötü her işlediği şeyin yazılı olduğu defterdir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek ve ona “Al, kitabını oku!” denilecek ve böylece hiçbir iş gizli kalmayacaktır. Mizan, Mahşerde herkesin dünyada yapmış olduğu işleri tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki, bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur. Sırat, Cehennemin üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor olan bir köprüdür. Bunun üzerinden ALLAH’ın iyi kulları çok iyi geçer.
Öyle ki, bir kısmı şimşek çakar gibi aniden geçer ve Cennet’e girer. Kafirler ile Mü’minlerden bağışlanmamış kimseler geçemeyip Cehenneme düşeceklerdir. Kafirler ebedi olarak orada kalacaklar, Mü’minler ise cezalarını doldurduktan sonra Cennete gireceklerdir. Cennet hatır ve hayale gelmeyen maddi ve manevi nimetleri içinde toplayan, hiçbir zaman yok olmayan ve bugün mevcut olan sekiz bölümlü bir mükafat alemidir. Bulunduğu yeri ancak ALLAH bilir.
 Cehennem, bütün kafirlerle bazı günahkâr Mü’minler için yaratılmış olan yedi aşağı tabakaya bölünmüş bir azap kaynağıdır. Burada kafirler ebedi olarak kalacaklar ve azap çekeceklerdir. Günahkâr mü’minler ise bir müddet azap çektikten sonra bağışlanarak Cennete konulacaklar. Cehennemin bulunduğu yeride ancak yüce ALLAH bilir.
 

memer

"Hem deme ki, "Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir." Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun."
ALLAH’ın isimlerine mazhar olmak, o isimlerin manasını üzerinde göstermek demektir. Memer ise gelip geçilen yer demektir. Su kanaldan geçer gider; ama kanal sudan bir özellik kazanamaz ya da suyun bir vasfını üzerinde gösteremez.
İnsanlar her gün cadde ve kaldırımlardan gelip geçerler; ama cadde ve kaldırımlar asla insanlardan bir vasıf ya da hasiyet alamazlar. Mesela yollar insandan şuur ve hayat alamazlar.
Aynı şekilde kafirlerin ve gafillerin mahiyeti de cadde ve kaldırımlar gibi, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının uğrayıp üzerinden geçtiği bir memer, bir yoldur. Ama gafiller asla bu isim ve sıfatlara mazhar ve makes olmuyorlar; sadece üzerinden gelip geçiliyorlar. Gelip geçme noktasından her isim, gafilin mahiyet aynasından veya yolundan gelip geçebilir; ama gafiller o isimlere tecelli ve mazhar olamazlar.
İşte ALLAH’ın isimleri bizim mahiyet aynamızdan ya da mahiyet yolumuzdan uğrayıp geçiyorlar, biz bu geçişlerde ne kadar emer ve hisse kaparsak, değerimiz ve kıymetimiz o nispette artar demektir. Yoksa sürekli bir şekilde üzerimizden geçen isimlerden bigane ve bihaber yaşarsak, memer ve kaldırımdan öteye geçemeyiz.
 
İrademiz olsun ya da olmasın,
 ALLAH’ın isimlerine memer yani mahal ve yol olabiliriz. Lakin mümin bu memer olma şeklini mazhariyete iman ve ibadeti ile çevirebilir. İbadetler mazhar ile memer arasında bir köprü gibidir. Kim ibadeti terk ederse ALLAH’ın isimlerine mazhar değil memer olur. İbadetler ve farzlar da insanın iradesine bakıyor, yani taştan bir yol olmak ile mazhar ve makes olmak insanın elindedir ve onun kulluğuna bakar.

8 Ekim 2013 Salı

görev ve vazifeler

Her organın kendine mahsus bir görevi olduğu gibi, her hissin, her duygunun, akıl ve kalbin de kendilerine has vazifeleri vardır. Ve yine bir organın işini bir başka organ yapamadığı gibi, aklın işini hafıza, kalbin işini akıl göremez.

Akıl, bu varlık âleminin ve içindeki eşyanın ne olduğu ve ne vazife gördüğü konusunda söz söyleme kabiliyetine sahiptir. Bu görevi hakkıyla yerine getiren bir akıl, bu hikmetli varlıkları ilim ve irade sahibi bir zatın yapmış olduğuna hükmeder.

Bu bilginin imânâ dönüşmesi için kalbin devreye girmesi gerekir. Aklın görevi anlamaktır; sevmek, muhabbet etmek, inanmak, hoşlanmak, hayret etmek kalbin sahasına girer.

Akıl, nelerden ne gibi zararlar geleceğini tespit eder; korkmak, sığınmak, yardım dilemek de kalbin vazifesidir.

İşte ruh ve kalbi hasta olan insanlar, bu vazifeleri de aklın yapacağını sanır, her şeyi aklın halledebileceği vehmine kapılırlar. Bu yanlış yol, onların ruhlarını doyurmaz, kalplerini tatmin etmez. Bu defa, tatmin olmanın yolunu yine aklî ilimlere dalmakta ve keşfettikleri bazı ilmî gerçeklerle övünmekte, insanlara üstünlük taslamakta, gururda, kibirde bulurlar.
Bunlar ise zaten başlı başına birer hastalıktır.

 Kâinat kitabını ALLAH’ın eseri bilerek araştıran ve ondaki İlâhî sırları keşfetmeye çabalayan bir bilim adamı, bu gayretinin her safhasında hayret ve muhabbet yolunda durmadan ilerler; imanı, irfanı inkişaf eder. Bu zatta, kalp ile akıl birlikte yola çıkmışlar ve bu hayırlı arkadaşlıktan iki taraf da fayda görmüşlerdir.

Her şeyi ve her hadiseyi akılla açıklamaya çalışan kişiler, çoğu zaman çıkmaz sokaklarla karşılaşırlar. Akıllarının bir mânâ veremediği yahut inceliklerine eremediği işler, onları manevî hastalığın da eşiğine getirir. Bunları hikmetsiz ve mânâsız zannetmek bu hastalığın ilk alametidir. Bunu, yanlış bir hüküm takip eder. Sonunda, “bu işlerin tesadüfe bağlı, karışık şeyler olduğu” kuruntusu baş gösterir.

Bu kimseler şu gerçeği unutmuşlardır:
Onların faydasız sandığı bir şey yahut bir hadise, bir başka varlık için büyük önem arz edebilir. İnsan, yeryüzünün halifesidir, ama o ülkedeki her şeyden sadece halife istifade etmez. Şu var ki, başkalarının faydalanmaları da genellikle onun hesabına geçer.

Bu kişiler, sınırlı bir akılla, sadece bir sahada derinlik kazanmaya çalıştıkları için, bir milyonu aşkın bitki ve bir o kadar hayvan türünün bütün özelliklerine, görevlerine ve insan hayatına yaptıkları dolaylı hizmetlere çoğu zaman inemezler.

sınırlarını iyi bil

İnsan nefsi ile sürekli mücadele halinde olduğu için, nefis insana her halinde farklı tuzaklar ve ince planlar uygular. İnsan da iman ve ilimden gelen basiret ile bu tuzak ve planları bozmak ile mükelleftir. Bu fıtratın değişmez bir mübareze ve çarpışma esasıdır. Çarpışma, teyakkuz ve takvayı ister. En güzel teyakkuz ve takva ise sünnetin çerçevesinde hareket etmektir.
Bazen, hasen ahsenden daha evla olabilir. Yani iyi, daha iyiden evla olabilir. Bu sebeple iyiyle iktifa etmek gerekir. Daha iyi olma hevesi ile iyiden de olmak, daha büyük bir zarardır. Öyle ise altından kalkamayacağımız haletlere girmek yerine bize uygun ve yapabileceğimiz sınırlar içinde kalmalıyız.
Mesela, birisi gecede iki yüz rekat namaz kılma hevesi ile uyumasa, sabah namazına yakın bir vakitte takatten düşüp yatsa ve sabah namazını kaçırsa, bu durum sevaptan çok felaket ve günaha girme olur. Herkes sınırlarını iyi bilmelidir.
Büyük zatlar yapmış, ben de yapabilirim demek takva kapsamına girmez.

7 Ekim 2013 Pazartesi

ALLAHı görmemek, bilmemek cehaletin en büyük derinliği olsa gerek

İnsanlar canibinden bakıldığında çok ve geniş olan bir şeyin idare ve terbiyesi zor ve meşakkatli olur. Bu da insanın acizliğini ortaya koyar. Bir şey genişleyip çoğaldıkça, o şeyin tedbir ve idaresi müşkül hale gelir. Yani çok ve geniş bir alana yayılan bir işi idare etmek insan açısından müşküldür.
Ama ALLAHın kainat sahnesinde icra ettiği sanat ve icatlarda durum tam aksinedir. Yani geniş ve çokluk içinde bir ahenk ve nizam, bir estetik ve güzellik hükmediyor. Yani bir şeyin çok ve geniş olması ALLAH’ı aciz bırakıp, işleri karmaşık ve düzensiz hale sokmuyor. ALLAH kainatta zıtları cem ederek iş görüyor ki, bu da ancak sonsuz bir irade ve kudret ile mümkündür. İnsan için iki zıddı bir araya getirmek muhaldir, ama ALLAH için mümkündür ve vakidir.
Bir ustadan çok sanatlı ve güzel bir eser istersek, bu uzun zaman ve itina ister. Bir iki ayda yapılacak işi, bir iki saatte istersek o iş o eser sanatlı ve güzel olamaz. Bu durum, insanların acziyetinden ileri geliyor. İnsanlar aciz olduğu için iki zıt şeyi aynı anda yapamıyor.
Hem hızlı hem de sanatlı iş yapmak ancak ALLAH’a mahsustur. Kainatta her şey çok hızlı ve ani yaratılmasına karşın, gayet ölçülü ve zarif yapılıyor.
Bu da ALLAH’ın sanatları üstünde bir tevhid mührü oluyor. 
Kolay ve özensiz yapılan bir eser basit ve sanatsız olur. Zor ve itina ile yapılan eser ise gayet sanatlı ve harika olur, prensibi insanlar arasında esaslı bir kaidedir. Halbuki kainatta kolayca icat edilen bitki ve hayvanlara bakıldığında, hepsinin mükemmel ve sanatlı olması, onu icat eden Zatın ne kadar harika ve mükemmel bir kudrete sahip olduğu anlaşılır ve insanlarca bunların hepsi birer mucize eseridir. Acaiptir ki her taraf böyle mucizeler ile donatıldığı halde insanların ekserisi bunu görüp okuyamıyor. 
Bir çok madde ne kadar iç içe ve girift bir şekilde ise, karışıklık ve bulaşıklık o nispette şiddetli olur. Bunları ayrıştırmak ve seçmek çok zor olur. Yer yüzü bir tarla, yüz binlerce tür olan bitki tohumları bu tarlaya atılan tohumlardır.
 Öyle ki bir türde milyonlar fertler bulunur. Mesela buğday türünün adedini ne insanlık sayabilir ne de bilgisayarlar sayabilir. Bütün bu trilyonlarca tür ve adetleri bir tarla olan zemin yüzünde biribirine karıştırmadan, biribirine engel teşkil ettirmeden mükemmel bir seçim ve ayrıştırma ile muhafaza eden Zatı görmemek, bilmemek cehaletin en büyük derinliği olsa gerek. ALLAH yine karışıklık ile temyiz gibi iki zıddı cem ederek eserindeki mucizeyi gösteriyor. İhtilat içinde imtiyaz ancak sonsuz kudretin işi olabilir.

Mebzul, yani çok ve kesretli olan bir şey, kıymetçe düşük ve bayağı olur. Az ve nadir olan, kıymetli olur. Çok ve bol olan bir şeyin önemsiz ve kıymetsiz olması insanların değişmez bir kuralıdır. Lakin ALLAH’ın sanatları içinde bu yaklaşım pek esassızdır. Zira ALLAH’ın çok ve bol yarattığı sanatların hepsi gayet önemli ve değerlidir.
Üstad Hazretleri dutları misal olarak veriyor.
 Hangi dut tanesi acaba sanat ve kıymet bakımından diğerinden aşağı ya da bayağıdır. Her bir dut tanesi kıymet ve değer bakımından bütün dutlara müsavidir. ALLAH bir dut tanesinin yaratılmasında da güneşi, bulutları, toprağı, suları ve sair mahlukatı sarf ediyor, bütün dutların yaratılmasında aynı elementleri sarf ediyor. Demek kıymet ve önem noktasında eserler arasında bir fark yoktur. Bu da ancak sonsuz zenginlik ve kudretle mümkündür.
Madem bir dut tanesi ile bütün dutların maliyeti ve kıymeti aynıdır. Öyle ise bir duta insanlığın servetinin yetmemesi gerekiyor. Zira bir dut tanesinin oluşumunda bütün kainat bir fabrika gibi işledi ve istihdam olundu. İşte bütün nimetlerin ucuz ve masrafsız olmasının yegane sebebi ALLAH’ın kudret ve zenginliğidir. Yani o lütuf ve ikramı ile bize o kıymetli ve önemli şeyleri ucuz ve masrafsız ikram ediyor, karşılığında yalnız şükür ve iman istiyor.
Özet olarak; zıtların bir arada olması işleri zorlaştırır, hatta imkansız hale getirir. Bu insanların işlerinde böyledir. Lakin ALLAH açısından zıtları cem edip ondan harika sanat ve eserler çıkarmak çok basit ve kolay olduğu için, icraatlarını bu şekilde sergiliyor, ta ki herkes bu mucizeleri görüp okusun ve sebeplere ve tabiata havale etmesinler. Buna rağmen çok insanlar bu harika ve açık mucizeleri görüp okuyamıyorlar ve inkara sapıyorlar.
İnsanlar açısından mümkün olmayan zıtların cem edilmesi meselesi, aynı derecede insanlar gibi mahluk olan sebepler ve tabiat açısından da imkansızdır.

5 Ekim 2013 Cumartesi

güzele bak

Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor.
Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese maskara olur; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial(kabul) cihetiyledir.

Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

Hepimiz o ayna gibiyiz.Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor.
İşte iman ile ALLAH’a intisap ekmek, aklını O’nun eserlerini tefekkürde kullanmak, his dünyasının yönünü ebediyete çevirmek de insanı böyle yükseltir, büyütür ve derinleştirir.

Biz fiil cihetimizle övünmeyi bir tarafa bırakıp infial cihetimize bakmalı, bizde icra edilen İlâhî fiilleri, bize yapılan ihsan ve ikramları tefekkür(düşünmek) etmeliyiz. 

4 Ekim 2013 Cuma

idrak

ALLAH, kainatta her icraat ve işini sebepler vasıtası ile görüyor. Bu sebeple kainatta herbir netice ve sonucun bir sebep vasıtası ile olması ADETULLAHtandır.
 Yani; ALLAH’ın değişmez bir prensibidir. Lakin sebepler adi ve basit iken, zahiren sebeplerden hasıl olan netice ve sonuçlar, gayet derecede mükemmel ve sanatlı oluyor.
Böyle olmasının hikmeti ise yani; sebeplerin basit, sebepten hasıl olan neticenin mükemmel olması ise; insanın sebeplere takılıp neticeleri sebepten bilerek şirke ve şükürsüzlüğe gitmemesidir.
 
Buna rağmen insanların ekserisi sebeplerin arkasında ALLAH’ın kudret elini ve isimlerini göremiyor, ya şirke düşüyor ya da gafletle sebeplere perestiş ediyor.

Bir binanın temelinden çatısına kadar her merhalesi nasıl ustanın maharet ve sıfatlarını gösteriyor ise; kainatta da bütün sanatlar ve eserler de ALLAH’ın isim ve sıfatlarını gösterir bir bina hükmündedir. Bu sanat ve eserlerin herbir sebep perdesinde bir isim sahneleniyor.
Yani; sebeplerin kainatta işlemesinin en büyük sebep ve hikmeti; ALLAH’ın isim ve sıfatlarını izhar ve ilan edilmesidir. Şayet her şey sebepsiz ve ani olarak vücut bulsa idi, biz ALLAH’ın birçok isim ve sıfatını idrak edemeyecektik.
Tıpkı bir ustanın binayı aniden yapması ile maharetlerinin anlaşılamaması gibi. Sebepler sadece ALLAH’ın ismini sahneleyen bir dekordur, yoksa sanat ve netice üstünde bir tesir ve yaratması yoktur.