31 Ocak 2013 Perşembe

Beklemekteki lezzet

RABBimizin ezeli kelamı olan Kur’an bize bu dünyanın asıl olmadığını, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu söyler
RABBimizin Kur’anda belirttiği her hususu, yine RABBimizin ayetleri olan kâinat kitabı tasdik ve tefsir eder.
Bu dünyanın asıl olmadığını insan kalbini incelediğimizde fark edebiliriz.

Mesnevi Nuriyede Bediüzzaman “ Kalb, hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak istiyor. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir.” der. Yine 3. Lem’a da, insan kalbinin tüm kâinatın meyvesi olduğu için tüm kâinatı kuşatan bir muhabbet beslediğini ve onlarla hep beraber olmak istediğini ve sevdiği şeyleri de onlarda, bir nevi beka tevehhüm ederek sevdiğini söyler.

Demek insan kalbinin en şiddetli ve ilk arzusu bekadır, devamdır. Mesela insanın bekasını tehdit eden sağlık problemi ortaya çıktığında diğer tüm programlar ve para sarf edilecek yerler iptal olunur, sağlık probleminin çözümü birinci sıraya alınır. İnsan bir süre daha devamının temini için tüm servetini gözünü kırpmadan verir. Sağlığı için tüm servetini harcar.

İnsanın bu fıtratını yani sevdiği şeyle daimi birlikte olma arzusunu bilen insanlar, sevdiğini ikna etmek için, seni hiç bırakmayacağım, beraberliğimiz sonsuza dek sürecek, hep yanında olacağım, gibi kendisinin de inanmadığı yalanları söylerler.

Bu konuda Bediüzzaman şuaların sonunda; nimetin devamı, nimetin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekası, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir, demekle meseleyi özetlemiş.


İnsan kalbi her şeyle alakadar olduğu için gördüğü, beraber olduğu her şeye meylediyor ve seviyor, ayrılmak istemiyor. Ama her şey bir bir ondan ayrılıyor. Ve ayrılırken kalpten bir parça götürüyor ve kalbi kanatıyor.
O yüzdendir ki insan ruhunu en çok üzen şey ayrılık.

İnsan kalbinin devamı arzulaması ve en fazla ayrılıktan üzülmesi gösteriyor ki, her an ayrılıkların yaşandığı ve her an insanın tüm sevdiklerinden ayrılma ihtimalinin olduğu bu dünya asıl olamaz. Bu dünya, asıl yurt olan ahiret yurdu için bekleme salonudur, imtihan salonudur.

Dünyanın bekleme yeri olduğuna ve asıl lezzet yeri olmadığına yine insanın fıtratı şahitlik eder. Bu dünya da bir çok nimeti beklemenin ni’mete kavuşmaktan daha leziz olduğunu yaşarız. Bir ni’mete kavuştuğumuzda, bu sevdiğimiz olabilir, bir makam olabilir, bir eşya olabilir o ni’mete kavuşma ümidiyle beklediğimiz günlerde aldığımız lezzetin, ni’mete kavuştuktan sonra aldığımız lezzetten kat kat fazla olduğunu fark etmişizdir. Mesela nişanlılık dönemi çoğu insan için en mutlu dönemdir.

Yine bir nimete kavuşmadan önce beklenen dönem uzadıkça, nimete olan özlem arttıkça kavuşulan ni’metin lezzeti artar. Özlenmeden, beklenmeden kavuşulan ni’metler çok fazla lezzet vermez.

Niçin böyledir çünkü dünyadaki ni’metler asıl değildir, numunedir ve asıllarına insanları teşvik etmek içindir.
Bu hakikat bilinip ona riayet edildiği oranda lezzet alınır. Yani numune olduğunu bilip, tadıp, asıl olan cennet nimetlerini hatırlayıp onlar ümit edildiği zaman lezzet verir. Yoksa numune asıl zannedilip doyulmaya çalışınca insan doyamaz ve ızdırabı artar. Bunun üzücü misallerini Avrupa hakkında duyuyoruz. Nefsin her türlü arzusunun rahatca ve erken yaşlarda tatmin edilmesi insanları mutlu etmediği gibi hem dünyasını hem ahiretini zehirleyen insanı, insanlıktan çıkaran sapık lezzet arayışlarının arttığını görüyoruz.

Oysa asıl lezzet yerinin ahiret olduğunu bilen insanlar, beklemenin kavuşulan nimetin değerini, lezzetini artırdığını bilirler, yine bir ni’mete bol ve kolay kavuşmanın çok lezzet alınacağı manasına gelmediğini bilirler. Bir nevi oruç tutmak gibi, ALLAH’ın bazı nimetleri elimizden almasının aslında ni’metlerin değerini arttırdığını bilirler ve bu dünya da bile ehli dünyanın alamayacağı tarifi imkansız lezzetleri tadarlar.

ALLAH bu dünya ve içindekilerin dış yüzüne aldanmayıp hakiki mahiyetini fark etmeyi, böylece hem bu dünya da hem ahrette gerçek ve daimi saadeti yaşamayı tüm mü’minlere nasip eylesin. AMİN
Şubat ayının sonuna kadar(YA RAHMAN)cekilecek inşALLAH
hacet namazını kılanlar
nıyeti (katılan enaz 100 tane çekene ve encok çekene
iman, saglık ,sıhhat,afıyet huzur iki cihanda saadet ve selamet, ALLAHIN rızası ,firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması ) olacak inşALLAH

30 Ocak 2013 Çarşamba

birisi var ve bana özel teveccühü var

Her insan fıtratı gereği önce kendini sever. Kendisinin özel olduğunu düşünür.
Etrafındakilere de kendine olan yakınlığı veya faydasına göre değer atfeder. Kendisine yakın olan çiçeği faydası olmadığını zannettiği ve uzak olan yıldıza tercih eder. Mesela sadece kendisinin davet edildiği ve özel zevklerinin dikkate alındığı davetten, umumun çağrıldığı, herkese aynı ikramın yapıldığı davete oranla daha fazla lezzet alır. Hatta bazı insanlar kullandıkları eşyanın mesela elbisenin aynısını başkasında görünce artık onu giymezler.

İnsanın bu durumunu tespit eden firmalar, umuma hitap ettiği halde mümkün oldukça kişilere özel kampanyalar yaparlar. Her müşterimiz özeldir derler. Veya gönderdikleri ilan zarflarında size özel kampanya, indirim vs. derler.
Kişiye özel günlerinde mesaj, hediye göndeririler.

Yine insan fıtratı, hediyenin ve hediye eden kişinin büyüklüğü nispetinde ikram edilenden lezzet alır. Sevmediği dolayısıyla değer vermediği insandan pahalı bir hediye onu sevindirmez ve kabul etmezken, çok sevdiği, değer verdiği birinin küçük bir hediyesi, bazen bir sözü, bir gülümsemesi unutulmayacak bir hediyeye dönüşür. Değer verdiğinin değerli hediyesi ise nurun ala nurdur.


Demek insan, ikramların kendine özel olması nispetinde, hediye edenin kıymeti oranında ve ummadığı tarzda olduğunda lezzet alır. Yine nimetlerin kendisine özel ve değerli olduğunu fark ettiği oranda ikramı ikram bilir. Hemen beraberinde ikram edene teşekkür etme meyli uyanır. Teşekkür ettiği oranda daha yeni ikramlara kavuşur.
İkramlar insanlara özgüven verir, dertleri unutturur, kendisini değerli hissettirir, yaşama sevinci verir.
Mesela asla affetmeyeceğini söylediği eşini, bir hediyesiyle affeder ve sorunu unutur.

İnsanı yoktan var eden RABBi, elbette insanın bu fıtratını en güzel şekilde biliyor. Ve ona lezzetlerin en ulvisini tattırıyor. Sayısını bilemediğimiz sadece üç tanesini saydığımız her vesile ile kulunu sevindiriyor. Kainatta insanı seçtiğini, tüm mahlukatı kasti olarak insanın emrine verdiğini kitabında belirtiyor.
Yani kainat işliyor insan da arada istifade ediyor değil.
Kainat bizzat insan için, onun zevkine özel işlettiriliyor.
Bir çok mahlukat birkaç çeşit gıda ile beslenirken insanın gıdalanmasındaki çeşitliliğe bakan insan bu hakikati hisseder.

Onlarca tür gıdanın, bir türü olan meyvenin ve binlerce meyvenin bir ferdi olan elmanın farklı renk ve türlerine bakmak ( 600 den fazla elma çeşidi olduğu söyleniyor ) bu hakikati ispata kafidir.

Kainatta insan özel misafir olduğu gibi, her bir insan da özeldir.
Bediüzzaman 32. söz de RABBimizin her bir insana doğrudan doğruya, perdesiz, hususi, özel teveccühü ve lütfunun olduğunu söyler. Ve bu tür icraatın vasıtaların ve sebeplerin aracılığıyla olan ihsanından daha güzel daha yüksek olduğunu vurgular. Mesela her bir insana özel sima, ses, parmak izi, göz, akıl, ruh vs. çok değerli nimetler vermesi.


Sonsuz kudret ve hazineler sahibi, sonsuz aciz olan bizi muhatap kabul etmiş, yeryüzüne sultan eylemiş, paha biçilmez ve kimsede olmayan hediyeler vermiş ( göz, kalb, kulak vs.), her an ummadığımız şekilde nimetler vermeye devam ediyor. İnsana bu manaları hatırlatan numuneler her insan yaşıyor. Mesela canının çektiği bir meyvenin ikram edilmesi, merak ettiği birinin onu araması, içinden geçen arzunun ummadığı, yerine getirilmesi örneklerini her insan yaşamıştır.
Ne kadar küçük de olsa bu tür hadiseler, beni seven, en gizli arzularımı bilen, duyan ve yerine getiren ve sınırsız sayıdaki ihtiyaçlarımı yerine getirmeye kudreti yeten birisi var ve bana özel teveccühü var,
manalarını hatırlattığı için, çok büyük ikramlara bedel oluyor.

ALLAH’ın bize özel ikramları üzerinde düşündüğümüzde tüm dertlerimizi unutup,
Ona şükretme ihtiyacımızı fark ederek O’na kul olduğumuzda tarifi imkânsız, hiçbir dünyevi eşyanın temin edemeyeceği ulvi lezzetleri hissedebiliriz.
Bu kapı her insan için açık.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

29 Ocak 2013 Salı

sathi

Sathi bakış(nazar-ı sathi),
bir şeyi derinlemesine incelemeden onu üstünkörü geçiştirmek demektir.
Bir nesne veya olay uzaktan bakıldığında, nefse bakan yönüyle olduğundan güzel görünür. Çünkü uzaktan sadece ana hatlar görünür, o asıl şeyin değerini belirleyen detayları nefis görmek istediği ve sevdiği şekilde tamamlar. Sonra detaylara vakıf olduğunda işin aslının hiç de öyle olmadığı anlaşılır. Ve insan yakınındaki şeylerin kötü taraflarını öne çıkarıp, güzellikleri fark edemeden, uzakta olanları ise güzel zannederek boşu boşuna imrenip üzülerek hayatını geçirir.

Mesela bir meslek sahibi kendi mesleğinin sadece olumsuz taraflarına yoğunlaşır ve güzel kısımlarını görmez. Arkadaşının mesleğinin ise olumsuz taraflarını görmez, hep olumlu yanlarını düşünerek özenir ve kendi hayatını mutsuz geçirir. İlginçtir ki, özenip mutsuz olduğu arkadaşı da kendi mesleğine özenmektedir ve mutsuzdur. Veya aynı şeye kavuşan kavuştuğu için, kavuşmayan kavuşamadığı için sathi bakıp, olumsuz yönlerine odaklanıp mutsuz olur.
Dışı seni içi beni yakar sözü bunu ifade eder. Meşhur fıkrada yaşanan olay birçok farklı şekilde yaşanmıştır. Birisi sevdiğiyle evlenemediği için aklını yitirmiş akıl hastanesine düşmüş ah çekmektedir. Bir süre sonra üst ranzaya ah çekerek söylenen yeni bir hasta gelir. Tanışırlar gelen kişinin kendisinin evlenemediği kızla evlendiği için mutsuz olduğunu ve aklını yitirdiğini fark eder. Örnekteki kız yerine, erkek, araba, ev, makam, iş vs. birçok imtihan unsuru konabilir.

Yine bazı insanların hayatlarının günlerinin veya ömürlerinin belli bir kısmını görürüz. O andaki mutlu görünen hallerine imreniriz, göremediğimiz zamanlarda da öyledirler zannederiz. Oysa sair vakitlerde ve ileriki yaşlarda, yapılan yanlışlar büyük felaketler netice vermiştir fark edemeyiz.

Bu müthiş zararlarından dolayıdır ki Bediüzzaman “nazar-ı sathi zulümattır” der. Sayısız çelişkileri ve imkansızlıkları içeren inkarı insanların nasıl kabul ettiği sorulduğunda “ onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler, şeytan uzaktan baktırmakla onları kandırmış, uzaktan bakınca muhal mümkün görünür” mealinde cevaplar verir.

Aynı şekilde günahlarda sathi bir nazarla bakıldığında cazip görünür. Oysa insaflı bir nazarla derinlemesine bakıldığında günahın içinde cehennemin yakıcı azabının tohumları saklı olduğu fark edilir. Bediüzzamanın tabiriyle “ günahlar zehirli bir baldır ”. Dışı güzel süslenmiş bir bomba gibidir. Paketin cazibesine aldanan kutuyu açan felaketlere uğrar.
Salih amellerde ise imtihan sırrı gereği görünüşte bir yük ve külfet vardır. Ama içerisinde kalb ve ruhu iki cihanda ebedi saadetlere kavuşturan lezzetler gizlidir. Salih amel mütevazi giyinmiş ama ilim, şefkat ve cömertlik gibi her güzel vasfı taşıyan candan bir dosta benziyor.

İnsanın gerek Salih ameldeki lezzeti, gerek günahlardaki elemi fark etmesi için sathi bakıştan kurtulup, derinlemesine, hikmet nazarıyla bakması gerekiyor. Dış görünüşe ve anın cazibesine aldanmayıp derinlemesine ve neticelerine vakıf olması gerekiyor.

"ALLAH TEALA HAZRETLERİ cenneti yarattığı zaman Cibril aleyhisselâm'a: "Git ona bir bak!" buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: "(Ey RABBim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!" dedi.

(ALLAH TEALA HAZRETLERİ) cennetin etrafını mekruhlarla çevirdi. Sonra: "Hele git ona bir daha bak!" buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da: "Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!" dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail'e: "Git, bir de şuna bak!" buyurdu. O da gidip ona baktı ve: "İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!" dedi.

ALLAH TEALA HAZRETLERİ de onun etrafını şehvetlerle kuşattı. Sonra da: "Git ona bir kere daha bak!" dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman: "İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!" dedi."

Bu hadis bize açıkça ders veriyor ki cennete giden yolda çok engeller var ve takılmamak için dış görünüşüne aldanmamalıyız. Ve cehenneme giden yoldan kendimizi korumak için cazip görünen günahlara aldanmamalıyız.

28 Ocak 2013 Pazartesi

muhteşem buluşma

İnsan kainat ağacının meyvesi
İnsanın maddi vücudunda maddi alemlerin numunesi saklı; manevi vücudunda ( kalp, ruh, latifeler vs) ise, manevi alemlerin ( misal, levhi mahfuz, ahiret alemleri) numuneleri var.

Bir gün tüm zamanların özünü içinde barındıran bir özet.
Yılın, insan ömrünün, kainatın ömrünün özeti bir güne yerleştirilmiş.
Namaz tüm mahlukat türlerinin tüm ibadet çeşitlerini içeren nurani bir fihriste. Kıyamla dağların, ağaçların, rükuda dallarını eğmiş meyveli ağaçların, secdede dört ayaklı ve sürünen sayısız canlıların ibadetleri bize hatırlatılır. Yine namazda yemeyerek oruç, vaktimizi infak ederek zekat, kabeye yönelerek hac vs. bütün ibadet türleri hatırlatılır.

Namazın her rekatında okunan fatiha ise, RABB’imizin tüm zamanlardaki tüm insanlara hitap eden ezeli kelamının ihtiva ettiği sınırsız manaların özeti hükmünde.
İşte namazda muhteşem buluşma gerçekleşir.
Kainatın şeref misafiri, efendisi olan insan namazda başta RABB’iyle, kainatla, kendisiyle tanışıyor. Vazifesini, kıymetini, önemini, mahiyetini fark eder, öğrenir.

İnsana tüm kâinatın numunesi yerleştirilmiş.
İnsan kendisindeki bu numuneleri tanımakla kâinatı tanıyabilir.
Dış âlemdeki her bir nesnenin enfüsi âlemde bir karşılığı vardır ve insan bu vesile ile kâinatı tanır. İnsanın dış alemi doğru anlaması kendisinde olan numuneyi anlamasına bağlı. Kendisinde olan numuneyi doğru anlaması onu doğru kullanmasına bağlı

Herkes âlemi kendi penceresinden görür. Neşeli ise herkesi neşeli, üzgün ise herkesi üzgün sanır. Kendisi RABB’inin emrine itaat eden tüm kâinatın itaatini, kulluğunu görür. Tüm kâinatın kulluğunu namazıyla gören:

1- Sayısız mahlûkatı kulluğuna şahitlik yapar. Onları namazında temsil eder. Onların sevabından hissedar olur.
Kendi amelinden milyonlarca kat fazla sevaba kavuşur.
2- Kâinatın kulluğunu fark eden kulluk konusunda kendi nefsine söz dinletme konusunda yardım alır. Nefsine güneşin büyüklüğüne, ateşine güvenemeyip itaat ettiği, zerrelerin küçüklüğüne güvenip gizlenemediği ve aradaki sayısız mahlûkatın harfiyen itaat ettiği azameti şiddetli Zat’a sende kulluk etmelisin der. Her şey ona yapması gerekeni hatırlatan, ikaz eden bir dosta dönüşür.
3- ALLAH’ın hikmeti gereği emrine verdiği mahlûkata, izin dışında müdahale etmek isteyen nefse, onlar çok önemli vazifeler ifa eden memurlar, onlar her an ALLAH’a kulluk sunuyorlar der. Onların hakkına hürmet eder ve ahirette sayısız mahlukata hürmetsizlik edip, kendisinden davacı etmekten korunur.
4- Yine sayısız mahlûkatın da ALLAH’ın emrinde olan, kendisi gibi aciz kul olduklarını fark eder. Onlardan korkup karşılarında titremekten, ihtiyaçlarını onların karşılayacağını sanıp onlara minnet etmekten korunur.
Demek, namazına dikkat eden tüm mahlukatı kendisinden davacı etmekten korunacağı gibi, tüm mahlukatttan yardım alır, onların sevabına hissedar olur. Bu durum her halde 10 milyar borcu olanın borcunun silindiği gibi 10 milyar hediye edilmesine ve verilen hediyenin taşınmasında ve kullanılmasında yardımcı olunması gibi bir durum.

27 Ocak 2013 Pazar

Sıkıntı sefahetin muallimidir

Bir yazarın eserini anlamak için çaba sarf ederken,
o yazarın daha önce okuduğumuz eseri bize yardımcı olur.
Çünkü her ikisi de aynı yazarın kaleminden çıkmıştır ve benzer özellikler arz eder. Bize daha kolay gelen veya kendimize yakın hissettiğimiz eserinden daha anlaşılması güç eseri hakkında bilgi sahibi olabiliriz.

RABBimizin anlamakta bazen zorlandığımız manevi alemlere ait emirlerindeki güzellikleri fark etmemize, maddi alemdeki eserleri yardımcı olur. Bu sırdandır ki, ALLAH’ı ve ahireti tanıtmak için Kur’an bizi sık sık kainat üzerinde düşünmeye davet eder.

RABBimizin iki tür emirleri vardır.
Birincisi tekvini emirler. Maddi aleme ait herkesin uymakla mükellef olduğu kanunlar.
Uymayan cezasını peşinen görüyor. Yüksekten atlayan ayağını kırıyor.
Aşırı soğuk su içen hasta oluyor.

İkinci tür emirleri ise, iradi emirleri. Bilhassa insanın manevi hayatına dair Kur’anda ve sünnette yer alan emirler. İmtihan sırrı gereği uyma konusunda insan serbest bırakılmış ve uymamanın neticesini, zararlarını fark etmek yine iradeyi gerektiriyor.
İnsan hem maddi vücudu hem manevi vücudu bünyesinde barındırdığı için her iki tür emirlere de muhatap.

İki emir de aynı Zat’ın emirleri olduğu için, nefsimizin tahakkümüyle anlamakta zorlandığımız manevi emirlerin hikmetlerini, güzel manalarını, sonuçlarını maddi âleme bakarak anlayabiliriz. Maddi âlemin numunelerini barındıran ve bize çok yakın olan vücudumuza bakıp manevi hayatımıza dair dersler çıkarabiliriz.

Nitekim Bediüzzaman bu alakaya dikkat çekiyor ve kâinatı bir kitaba benzetiyor ve Kur’an için kitab-ı kebir-i kainatın tercümanı tabirini kullanıyor. “Kur'ân'ın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. Meselâ, maddiyat âlemi CENAB-I HAKKın envar-ı nimetini cezb etmek için hakikî bir ihtiyaçla şemse muhtaç olduğu gibi, âlem-i mâneviyat dahi rahmet-i İlâhiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır” diyor.

Basit bir adımla başlayan, ebedi helaketle sonuçlanan günah konusunu anlamak için sık sık maddi âlemimizden örnekler vereceğiz. Günahlar dünyada ve ahirette daimi hastalıklardır.
Her tedbir alınmayan maddi hastalığın insanı öldürmesi mümkün olduğu gibi tedbir alınmayan manevi hastalıklarda ( günahlar ), çok daha cami ve ebedi olan manevi hayatı öldürür.

Kendisine emanet edilen aletlerin değerini bilmeyen ve yerinde kullanmadığında ceza verecek merciinin kudretini, ciddiyetini anlayamayan insan vazifesine dikkat etmez. Vazifesine dikkat etmeyip ona yoğunlaşmayınca boş kalır. Boş kalan insanın canı sıkılır. Kendisine yapacak iş arar. Lüzumlu işi bırakan da o boşluğu lüzumsuz hatta zararlı işlere ayırmak zorunda kalır. Kumar, alkol, sigara ve benzeri alışkanlıkların öncesinde durum hep budur. İnsanlara zarar vermeyi amaçlayan örgütlerin, elemanlarını hep işsizliğin yoğun olduğu yerlerden temin edebilmeleri bu yüzdendir.
Sıkıntı sefahetin muallimidir,”
sözü bunu ifade eder.

Aynı şekilde kendisine takılan cihazların ve dolayısıyla vazifesinin ehemmiyetini anlayıp hayırda ciddiyetle kullanmayan, ALLAH’ın emrine kâinatın titizlikle uyduğunu fark edip azameti anlamayan, geçmiş kavimleri hatırlayıp emirlere uymadığı takdirde uğrayacağı azabı düşünmeyen ve böylece zamanı ve vücudu kendisine ait sanan vaktini hayırla doldurmuyor.
Fıtratının ve kıymetli cihazlarının gıda talebi karşısında sıkılan insan, istenen fıtri gıdayı ( ibadet ) vermek yerine, uyuşturucu özelliği olan eğlence ve tüketimi tercih eder.

Bu çözüm arayışı ise deva olmadığı gibi bilakis hastalığı şiddetlenir. Hastalık şiddetlendikçe uyuşturucu miktarı arttırılır, o arttırıldıkça hastalık şiddetlenir. Bu kısır döngü en sonunda insanı helake götürür.

En kolay ve fıtri ve sağlıklı yol olan perhiz ( fıtri beslenme) ve spor ( faaliyet) ile tedavi olmayan, vücudunda da sıkıntı olarak kendini belli eden belirtilere uyuşturucu olan ağrı kesici ile karşılık veren insan tedavi olmuş olmaz. Bilakis hastalığı fark etmeyi geciktirerek erken teşhis imkanından mahrum kalır ve ölümü yaklaştırır.

Aynı şekilde en kolayı olan, helal ( perhiz) olanla yetinmeyen ve ibadet etmeyen ( faaliyet) sıkıntılara düşer ve çözümü fıtrata yönelmekte değil de uyuşturucu özelliği olan, eğlence, sefahet, tüketim, oyun vs. de ararsa manevi ölümünü yaklaştırır.

26 Ocak 2013 Cumartesi

ALLAH herkese ayrı ve özel bir dünya kurmuş

İslam ülkesinde doğanlar islamı doğuştan öğreniyorlar.
İslam'a uzak diyarlarda doğanlar İslami kabul etmeden gidenler, cehenneme gidiyorlar?
Soruyu soran zannediyor ki islam ülkesinde doğmak, islama taraftar olmak, kimliğimizde dini islam yazıyor olması cennete gitmek için yeterli!
İslama ulaşmak için inanmayanın ne kadar terlemesi gerekiyorsa, aynı miktarda hatta belki daha fazla inananın imanını koruma ve geliştirme için terlemesi gerekiyor.
ALLAH her insana imtihan için kullanması gereken cihazlar vermiş. Her insanın bu cihazları kullanması gerekiyor ve bu cihazları kullanmak için islamla tanışmış olmak gerekmiyor. ALLAH her insanı merak etmesi, ALLAH'ı araması için sayısız şekilde tahrik ediyor. Sayısız nimetler dokundurarak, korkular yaşatarak, musibetler dokundurarak hem cezp edip çekiyor, hem tahrik edip itiyor.

İnsandan benim üzerimde ve kainat üzerinde bu kadar çok muameleleri yapan kim diye sormasını istiyor.
Sorana bilemeyeceğimiz şekilde kapılar açılıyor. Nimetleri ve musibetleri ummadığımız yerden gönderen böylece yalnız O'nun verdiğini anlamamızı kolaylaştıran ALLAH; nimetlerin en değerlisi olan hidayet nimetini de umulmadık şekilde nasip ediyor.

ALLAH’ın hiçbir fiili bize benzemediği gibi kurduğu imtihan düzeni de bizim imtihanlarımıza benzemiyor.
İnsanların sınavlarında, 10 dersten ancak 2-3 derse branş öğretmenlerinin girebildiği okulda okuyanlar ile her derse alanında uzman öğretmenlerin girdiği, bunun yetmeyip en seçkin hocalardan özel ders alanlar aynı sınava giriyor, aynı sorular soruluyor ve belli puanı alan sınavı geçiyor.

Oysa ahiretle ilgili imtihan böyle değil. Kimsenin diğerine bakıp aynen kopya edemediği, herkese özel soruların sorulduğu ve herkesten kendi seviyesine uygun ve verilen nimetlere göre cevaplar beklendiği bir imtihandayız. Benzer durumda olan iki şahıstan birisinin a seçeneğini tercih etmesi gerekirken, diğer şahsın b seçeneğini seçmesi gerekebiliyor.

ALLAH herkese ayrı ve özel bir dünya kurmuş.
Ve kişi fıtratının sesini dinleyip ALLAH’a yöneldiğinde ALLAH zahiri ve aleyhte görünen şartları tarif edemeyeceğimiz şanına yakışır şekilde lehe döndürüyor. İnsan kıymetini bilmediğinde ise en avantajlı sanılan durum onun aleyhine dönebiliyor.

Fıtratının sesini dinleyen,
vicdan penceresiyle kalbine yağdırılan delillere direnmeyene ALLAH bilemeyeceğimiz şekilde yollarını açıyor.
İhtida öykülerine baktığımızda bunun birçok örneğini görüyoruz.
Adresine yanlışlıkla ( ilahi sevkle ) islama ait kitap gelen, internette islama dair merak ettikleri sorulara cevap bulan, okuluna Müslüman bir arkadaş yerleştirilen vs. onlarca örnek saymak mümkün.

Özetle ALLAH ehadiyet tecellisi ile her bir kuluna ayrı ses, ayrı sima, ayrı nimetler verdiği gibi, nimetlerin en değerlisi olan hidayet nimet için de her kuluna her an sayısız deliller dokunduruyor.
Kişiye özel sorular soruyor.
Kendini ve vücud ve vahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor.
Kendisi, kendine layık bir kelam-ı ezeli ile konuşuyor.” Şualar 7. şua.
Kişilerin haberlerinin ne olduğu bu dünyada ortaya çıkıyor.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

25 Ocak 2013 Cuma

hiç uğruna

"dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. bu saati düşün."
RABBimiz insana sayısız cihazlar takmış.
İmtihan sırrı gereği her cihazı insan hem hayrına hem de kendi zararına kullanabiliyor. Merak, endişe, sevme, hırs, inat gibi binlerce his, çok güzel hayırların kazanılmasına vesilelik yaparken, birçok insan için hem dünyasını hem ahiretini azaba çeviren bir azap aletine dönüşebiliyor.

Bu hislerden belki de en ilginci, belki zararının büyüklüğünden dolayı daha çok çoğul şekli kullanılan evham hissi. Bu his o kadar ilginçtir ki olmayan bir şeyi varmış gibi kabul ettirip insanlara tarifi imkansız acılar çektiriyor. Olacak bir acıyı ise kendi toplamından binlerce kat fazla hale getirip insana hayatı zehir edebiliyor.

Olmayan bir şeyi var gibi göstermesine örnek, hiçbir hastalığı olmadığı halde evham yüzünden hastalık ihtimaliyle azap çeken insanlar var. Ve ya ameliyat olan bir insan, ameliyat esnasında uyuduğu ve sonrasında yapılan düzenli tedavi ile hiç bedeni acı çekmediği halde ( bizzat yaşadığım bir olay ), ameliyat öncesi dönemde günlerce uykudan ve yemekten lezzet alamayabiliyor. Olayın kendisinde hiç acı olmadığı halde yanlış kullanılan evham hissi yoktan azap çektiriyor.

Belki aynı his aslında numune, tadımlık ve imtihan vesilesi olan bir nimeti, kavuşmadan önce çok abartıp lezzet beklentisini, dolayısıyla o ni’mete ( makam, para, iş ) kavuşmak için verilmesi gereken tavizleri arttırıyor. Ve gerçeğin öyle olmadığının fark edilmesiyle yaşanan travma derin olabiliyor.

Aynı his, ni’mete kavuşulduğunda ni’metin daimi olduğu vehmini insana aşılıyor ve er geç öyle olmadığı fark edildiğinde derin bir ızdırap insana yaşatıyor. Aynı his dünyayı sabit zannettiriyor ve o zan sebebiyle bütün bütün zayi ettiriyor. 17. söz.

“ifsad edilen kuvve-i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini” belirterek bir çok insanın olamayan bir şeye vücud vererek ebedi hayatlarını tehlikeye attığını, hiç uğruna dinlerini feda ettiklerini vurguluyor.

Mesela bu hissin telkiniyle şeytanda ve ona tabi olanlarda güç vehmedip, onlardan korunmanın mümkün olmadığını düşünüp, tavizler verildiği, imanı zedeleyen yorumlar yapıldığı görülüyor. ALLAH kullarının rızkına kefil olduğunu açık açık belirttiği halde, aç kalırım vehmiyle sınırsız aciz ve muhtaç olan insan, sınırsız kudret ve hazineler sahibinin emir ve yasaklarına uymayarak tavizler verebiliyor.

Şeytan,
hilesi zayıf olduğu ve zorlamaya hiç gücü olmadığı halde
insanları evhama düşürmek suretiyle onlar üzerinde tasarruf ediyor.
Evhama yenik düşen şeytana oyuncak ve maskara oluyor.

ALLAH Kur’an’ında hiçbir kuluna kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceğini, her zorlukla beraber kolaylık ve sabır da yaratacağını belirttiği ve bunun doğru olduğunu yaşadığımız onlarca tecrübe tasdik ettiği halde, yine geleceğe dair evhamlarla hayatımızı zehire çeviriyoruz. Zarar ihtimali doğduğunda sabır halimizin bu günkü gibi kalacağını ama ekstra yük yükleneceğimizi, dolayısıyla o yükün altında ezileceğimizi zannediyoruz. Hâlbuki yük ağırlaştığında yükle beraber ve ona oranla sabır kuvvetinin de gönderileceğini hesaba katmıyoruz.

Mesela, bu güne kadar ve mevcut halimiz ile çok iyi beslendiğimiz halde, yarın evlendiğimde, çocuk olduğunda ne yaparım diye düşünüp bu günümüzü olmayan bir şey yüzünden harap ettiğimiz gibi, gerçekleşmesi fıtri olan şeyleri geciktirerek azabı daha da arttırıyoruz. ALLAH mü’minin ölüme yaklaştığında ölüm korkusunu bile hafifleteceğini vaat ediyor.

Tüm bu evhamların temelinde inkar ve vesvese yatıyor.
Kainatın başıboş ve tesadüf oyuncağı olduğu zannı yatıyor.
Çözüm ise
kainatı ve bizi, her şeye gücü yeten izni olmadan bir ağacın yaprağının bile yere düşmediği bir RABBi idare ettiğine iman etmek. Ve itaat ile ona tevekkül etmek her türlü ihtiyacımızı karşılamaya gücünün yeteceğini bilmek ve vaat ettiğinin farkında olmak.

mutsuzluğun sebebi

Bir ağacın meyvesi onun özetidir.
Meyvede ve onun kalbi olan tohumda bir ağaç saklıdır. Dolayısıyla meyvenin tüm ağaçla bağı vardır.
Tüm ağacı kuşatan bir sevgi içinde barındırır. Ağacın her hangi bir yerindeki olaydan etkilenir. Aynen bunun gibi insanda kainat ağacının nazik ve nazlı bir meyvesidir. İçinde taşıdığı kalb çekirdeği tüm kâinatla ilgilidir.
Tüm kâinatı içine alan bir sevgi kalbde yerleştirilmiştir.
Bu özelliği dolayısıyladır ki kalb birlikte olduğu eşya ve insanlara hemen ünsiyet eder. Onları sever ayrılmak istemez. Ayrıldığında özler. Askerliğini bitiren, oturduğu ili değiştiren, işyeri değiştiren, hatta işyerinde oda değiştiren insan eski yerini ve dostlarını özler.
Beraber olduğu şeye hemen ünsiyet eden ama beraber olduğu her şeyinde er geç kendini terk ettiği ve bu terkle parçalanan kalb sanki bu dünya ya ait değildir. Başka alemlere bakıyor. Çünkü bu dünya ve içindekiler ona mutluluktan çok elem veriyor.
Oysa nefis ve cisim öyle değil bu dünyaya ait gibiler. Bu dünyanın nimetleri pekala onları doyuruyor ve mutlu ediyor. Sanki ebedi bir yolculuğu olan kalb bu dünya hayatı boyunca, dünyaya ait olan cisme hapsedilmiş gibi. İnsanın bu dünya da varlığını sürdürmesi için bu dünyaya ait olan cisminin bu dünyada bulunan ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor.
Ancak insan cisimden ibaret değil, hayat da bu dünyadan ibaret değil, aynı insanın kalbini de hayatlı kalmasını sağlamak için, başka aleme ait olan kalbinin de gıdasını ait olduğu alemden, yani beka aleminden karşılaması gerekiyor.
Yoksa kalb cisme tabi olup kısa dünya hayatında boğulup gidecek.
Oysa insan ebede giden bir yolcu ve yolculukta daimi olan, asıl olan kalb, cisim sadece bu dünyada ona arkadaşlık eden bir elbise gibi. Kalb uzun yolculuğuna, dünyadaki cisimden ayrı olarak devam edecek.
Bu manayı kolaylaştıran şöyle bir misal verilebilir. Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde insanın ait olduğu yer kara ve havanın birlikte olduğu yer yüzü. Yeryüzüne ait olan insanın deniz dibine bir süreliğine asıl yurdu olan yeryüzünü ilgilendiren vazife yapmak üzere dalış yaptığını düşünelim. Bu insan gittiği yere yani deniz dibine uyum sağlamak için bir elbise giyiyor. Onu basınçtan koruyor. Ama bedeninin varlığının devamı için ait olduğu hava âleminden, bir hortum vasıtasıyla her an hava alması gerekiyor
Bu insan deniz dibinin cazibesine dalsa renk renk balıkları, mercanları, ağaçları görüp onların cazibesine kansa
ve ait olduğu alemle bağını (hortumu) koparsa denizin dibinde boğulup kalacak, asıl yurduna dönemeyecektir. Denizde madem misafirim boş boş dolaşayım da diyemez çünkü asıl yurdunu ilgilendiren vazifeleri var. Yani hem misafir olduğunu unutmayıp oraya bağlanmayacak, hem de vazifesini yapacak.
İnsan bu dünya da aynen örnekteki insana benziyor. Bu dünya asıl yurdu değil. Asıl yurdunu ilgilendiren vazifeleri var. Ama misafir olduğunu unutmamak ve dünya denizinde boğulmamak için asıl yurdundan sürekli beslenmeye ( hava almaya) muhtaç. Kalbi ve ruhu sürekli oradan gıda almak zorunda. Tıpkı ailesini asıl yurdunda bırakıp askere giden ve askerliğin zor şartlarına ancak ailesini ve onlara kavuşma ümidini düşünerek katlanan bir asker gibi.

azameti fark etmek

Kainatta her şeye yansıyan muazzam bir denge var.
Bu denge sanki iki zıt kavram üzerine kurulmuş, eskilerin cazibe ve dafia dedikleri, çekme ve itme kuvveti. Bu kuvvetler atom seviyesinden yıldızlara kadar her alanda cari. Kainat bu iki kuvvet arasındaki muazzam dengenin her an korunmasıyla, değişen şartlara göre ayarlanmasıyla devam ettiriliyor.

Dünya güneşin çekim gücüyle, dönmesinin itme gücü arasındaki muazzam dengeyle mevcut hayata vesile olan yolculuğunu sürdürüyor. Hayvanlar dostlarına sevgi ve düşmanlarından korkma/korunma ile hayatlarını sürdürüyor.

Bu iki kuvvet insanda da muhabbet ve korku kuvveleri şeklinde tezahür ediyor. Hayatımızı etkileyen kararlar bu iki hissiyatın sevkiyle veriliyor. Arasındaki muazzam denge sağlandığı oranda emniyet ve huzura kavuşuyoruz.

İnsanın tüm hayatı boyunca gerek dünyevi işlerde, gerek uhrevi vazifelerinde dengeyi koruması için her an bu iki histen istifade etmesi ve bu hisler arasındaki dengeyi koruması gerekiyor. Sadece teşvik etmek, mükafat vermek insanı gaflete, tembelliğe sürüklüyor. Sadece korkutmak, tehdit ise insanı canlandıran ümidini kaybettirip ye’se atıyor.
İstikameti korumak ve devamını sağlamak için her an havf ve reca arasındaki dengeyi korumaya ihtiyaç duyuyoruz.

İnsanı en iyi bilen RABBimiz bu fıtratımıza uygun olarak Kur’an’ında hem bizi ahiretteki sayısız nimetleri hatırlatarak hayra teşvik ediyor, hem de cehennem tasvirleriyle nefsimize yönelik günahlardan çekinme konusunda bize dersler veriyor.
Bizi hem cennete çekiyor, hem cehennemden bahsederek, cennete doğru itiyor.

Bu iki his ALLAH’ın emirlerinin cazibesine kapılıp uyma ve günahların çirkinliğini fark edip uzak kalma şeklinde hayatımızda farklı sahada hükmünü icra ediyor. Gerçek bu olmakla beraber, imtihan sırrı gereği ALLAH’ın emirlerinde bir görünüşte ağırlık, günahlarda ise sahte, sun’i, altatıcı bir cazibe görünüyor.

İnsan günahların bu aldatıcı cazibesine aldanmamak için
nefse yönelik celali isimlerin tezahürü olan bir tehdit ve ikaza ihtiyaç hissediyor.

Mesela her insan trafik kurallarına uymanın en başta kendisi için faydalı olduğunu biliyor.
Ama uyma konusunda nefse yenik düşebiliyor. Ve bu yenik düşmesi kalbinin nefse mağlup olması yanında kural koyan ülkenin kanunu uygulamadaki ciddiyeti ile de ilişkili oluyor. Bir kişi kanunların kolay ihlal edilebildiği ülkelerde trafik kurallarına uyma konusunda gerekli hassasiyeti göstermezken,
aynı insan kanunların sıkı uygulandığı ülkelerde trafik kurallarına harfiyen uyuyor.

Bulunduğu ilkede kanun hakimiyeti ciddi uygulandığı için, sanki kanunlar memleketin her köşesine sinmiş. Gece yarısı da olsa kişiler kendilerini kurallara uymak zorunda hissediyor. Nefsi kalbine galip olsa da ve bu üstünlüğünü, gelişmemiş ülkelerde uygulamaya muvaffak olsa da, gelişmiş ülkede nefis galip gelemiyor. Kanunu ihlal etmeye cesaret edemiyor.

Kendisinin her an kameraların kaydettiğini gören ve kanunların ciddi uygulandığını bilen birisi ihlale cesaret edemediği gibi, ALLAH’ın zerrelerden, yıldızlara uzanan azametini, kurallarını uygulama konusundaki hassasiyetini, kurallara kimlerin uyduğunu fark etse ihlalden sakınacaktır.

Demek insanların günahlara girebilmesinin mühim bir sebebi de ALLAH’ın azametini anlayamamasıdır.
Zerrelerin küçüklüğüne güvenip gizlenemediğini, milyonlar dünya büyüklüğündeki dev ateş kütlelerinin büyüklüğüne güvenip itaatsizlik edemediğini, emrine uymayan kavimlerin başlarına gelen azap tecellilerini fark etse günah işleyemeyecektir.

Dünyanın artan ve çeşitlenen nimetleriyle palazlanan nefsimize söz geçirmek için,
ALLAH’ın azametini, emirlerinin kâinatta uygulanmasındaki ciddiyeti, her şeyin her an emrine mutlak itaat ettiğini,
isyan edenlerin azınlık olduğunu ve hikmete binaen izin verildiğini nefse hatırlatmalıyız.

Kâinatın itaatini ancak kendimiz itaat etmekle fark ederiz. ALLAH’ın azametinin zihinlerde tespiti ancak ibadetle olur. İbadetimizle kâinatın ibadetini fark ederiz. Kâinatın ibadetini fark edince, ALLAH’ın azametini fark ederiz. ALLAH’ın azametini fark edince daha ciddi ibadet etme ve günahtan uzak durma ihtiyacı hissederiz.
Böylece en güzel kul olma sürecinde terakkimiz devam eder.

24 Ocak 2013 Perşembe

hükümleri

ALLAH’ın emir ve yasaklarını yerine getirmemek, günah ve isyandır.
Yalnız isyan ve başkaldırmanın gerekçeleri muhtelif olduğu için, hükümleri de ona göredir.
Mesela, bazıları ALLAH’ın emir ve yasaklarına iman ediyor, ama nefsini de tam ıslah edemediği için o emir ve yasakları hayatında yaşayamıyor. Bunlar günahkar müminler olup günahının cezasını çektikten sonra tekrar cennete girerler. Bu anlamdaki isyana günah ve fısk deniliyor ki bu kimseler müminler dairesindedirler. Bunların isyan ve günahı inkar ve kibirden değil, tembellik ve iman zafiyetinden dolayı olduğu için affı ve kurtuluşu mukadderdir.
Ama "her günah içinde küfre giden bir yol bulunmasından" dolayı,
bu hayat tarzını yerleşik ve sürekli kılmamamız iktiza eder.
Bir günah işlemiş olsak bile hemen bu günahın imha yoluna gidip tövbe ve istiğfar etmeliyiz.
Günahlar kalbin beyaz ve temiz sayfasına vurulmuş kara ve kirli lekeler gibidir, temizlenmez ise, -ALLAH korusun- bir gün o temiz ve beyaz sayfa kirli ve kapkara bir şekle bürünür ve imanı o kalpten dışarı atabilir. Bu yüzden çok tövbe ve istiğfar edip, o günahlardan kendimizi takva zırhı ile muhafaza etmeliyiz.
Bazıları da ALLAH’ın emir ve yasaklarını küçümseyerek ya da inkar ederek yaşamıyorlar.
Mesela, "modern çağda faiz yememek olur mu?" zekatta neymiş, bu çağda baş örtüsü gericiliktir, gibi inkar ve küfrü havi sözlerden dolayı ameli terk ediyorsa, bu kişi ehli küfür olup tövbe ve iman etmiyor ise, ebedi cehennemde kalır. Yani bu tarz isyan ve başkaldırılar küfürdür, neticesi ise ebedi ateştir.

Doğum günüm, doğduğun gündür

bulduğum gün doğduğum yâr
Gönül ustam, hasretim...
Bir gülümsemene bin can veresim gelir
hzMUHAMMEDim(sav)
bir damla yaş düşse gözlerinden bin damla yaş dökesim gelir
Sevgin nefes alışımdır
cennetim
Kutlu olsun kâinata kutlu doğumun…
Kutlu olsun ey canözüm!...
Kutlu olsun varlığınla aydınlanışı tüm gaflet çukurunun.
doğum günün kutlu olsun gül kokulu bebeğim:)
HZ MUHAMMEDİM(SAV)
seni seviyorum
gönlümün gülü incisi:)