30 Haziran 2013 Pazar

alacaklılar

"Şirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecavüzdür." cümlesini izah eder misiniz?

Bütün kainat ve içindeki her şey bir takım ruhu ile insana hizmet ediyor. Güneş, insan için doğar, insan için batar.  Bulutlar, insan için toplanıp dağılır. Dağlar, insan için yerinde sebatla oturur. Bu keyfiyetlere bakıldığı zaman bütün mevcudat insanın hayatına ve yaşamasına hizmet ediyor ve alacaklı duruma geçiyor. Onların insanlardan hal dili ile talep ettiği tek ücret ise, insanın ALLAH’a karşı iman ve ibadetleridir. Yani kainatın insana bir takım gibi hizmet etmesinin ana sebebi, insanın ALLAH’a olan kulluğudur. Şayet insan şirk ve gaflet ile iman ve ibadeti terk ederse,

 bütün kainatın maksadını inkar ve hizmetini hafife almış oluyor. Böyle bir çirkinliğe karşı elbette kainat ve onun sahibi olan ALLAH ilgisiz ve kayıtsız kalmaz. Elbette insana bunun hesabını sorar.

Amiyane bir temsil ile bu meseleye şöylece bakabiliriz: Bir futbol takımı topu sürerek getirip golcülerine verse, o golcü de topu kaleye atma imkanı varken boş alana atsa, o takımın emeğini ve gayretini heba etmiş ve takım arkadaşlarına büyük bir haksızlık ve zulüm etmiş sayılır. Elbette takımın teknik sorumlusu, bu golcüden hem kendi hem de takım adına hesap sorar ve sormalıdır.

Aynı şekilde kainat da bir takım gibi ALLAH’ın tedbir ve terbiyesi ile hayatı sürüp insana veriyor, insan da bu hayatı ibadet kalesine atıp hanesine puan yazdırması gerekirken, hayatını küfür ve gaflet boşluğuna atıp bütün kainatın hakkına ve hukukuna tecavüz etmiş oluyor.


 Elbette kainatın yaratıcısı ve müdebbiri olan ALLAH insandan dehşetli bir hesap soracaktır. Güneş ALLLAH’ın varlığına ve birliğine kuvvetli bir ayet iken, onun ayet yüzünü inkar ederek ona tapınmak ona bir hakaret ve tecavüz değil de nedir acaba?

İşte şirkin böyle azim bir zulüm ve çirkinliği bulunuyor.
 
Temmuz ayının sonuna kadar(AYETEL KÜRSİ)cekilecek inşALLAH

hacet namazını kılanlar

nıyeti (katılan enaz 100 tane çekene ve encok çekene

iman, saglık ,sıhhat,afıyet huzur iki cihanda saadet ve selamet, ALLAHIN rızası ,firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması ) olacak inşALLAH




önceki emailler bu bloglarda



email olarak gelmesini isteyenler

 
 

maşukum

"İnsanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr-ı tevhid yardım etse, bu küçücük insanı, kâinat kadar büyütür ve genişlik verir ve mahlûkata nazenin bir sultan yapar." Bu cümleyi açıklar mısınız?  

         

ALLAH, insana ancak kendi ile meşgul olup, onun ile tatmin olabilecek mahiyette ve genişlikte bir kalp vermiştir. Bu sebeple kalbin fani olan mahluklara aşık olması ve onlar ile meşgul olması, kalbin manevi bir hastalığıdır; hatta kalbi bir şirktir.
 Zira ALLAH, kalbi insana, sadece kendisini sevmemiz için tahsis etmiştir. 
 
 Bu yüzden insan kalbini tatmin edip doyuracak tek maşuk, tek mahbub; ALLAH’tır.

Diğer bir husus; muhabbet ilim ve marifetin bir neticesi hükmündedir. İlim ve marifet ziyadeleştikçe, muhabbet de ona oranla ziyadeleşir. Demek asıl ve öz olan muhabbettir.
Nasıl meyve ağacı meyvesi için dikilir ve bakılır ise, aynı şekilde kainat ağacının meyvesi ve neticesi de muhabbettir, kainatın yaratılması da ona bakar.
 
 Bu yüzden ALLAH, insana nihayetsiz ve her şeyi kuşatacak bir muhabbet hissi vermiştir. Yani kendisini sevecek ve ona kalben bağlanacak bir muhabbet hissini, insanın özü ve esası olan kalbine yerleştirmiştir.

Demek insanın kalbinde her şeyi kuşatacak ve yutacak kabiliyette ve genişlikte bir muhabbet istidadı vardır. Bu muhabbeti, bu genişliğe ve bu kıvama; ancak tevhid getirir. Zira tevhid kalp ile ALLAH arasında bir adaptasyon, bir köprü gibidir.
Tevhid kalbin kullanma kılavuzu hükmündedir. Kılavuza göre hareket edilmez ise, kalp adi ve basit şeyler içinde boğulup gider. Kalbin o muazzam genişliği tevhid olmaz ise, basit ve adi bir mahlukta meccanen söner gider.

Tevhid, kalbi sahibine yöneltmesi noktasından kalbe yardım edip, rehber oluyor. Nasıl tevhid akla rehber olduğu zaman, her şey de ALLAH’ı bulduruyor ise, aynı tevhid kalbe rehber olduğu zaman da, kalbi kainatın dağınıklığından ve mecazi aşklarından kurtarıp, hakiki aşk olan ALLAH’a yöneltiyor
.maşuku

29 Haziran 2013 Cumartesi

şuzuzat

"Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir." Sakat ya da özürlü doğan kişilerin hakkı verilmemiş mi oluyor?

 

CENAB-I HAKK'ın kainatla alakadar olan esmasının tecellisi umumidir, geneldir. Hususi hadiseler, şuzuzatlar o umumiyeti bozmaz. Fenlerin şehadeti ile kainatta galib-i mutlak; hüsün, hayır, intizam, nizamdır. Fakat insan zahirperest olduğundan ve cüz’i hadiselerde boğulabildiğinden başını kaldırıp
bütün mahlukatı ihata eden hüsün, nizam, ,intizam, adaletten gaflet edebilir.

Mesela; kudretin bir mucizesi olan bir günde yaratılan yüzbinlerce insanın kusursuz, intizamlı yaratılışını olağan, adi görebilir. Fakat; bütün insanlarda görülen bu mükemmel yaratılıştan hariç kalmış üç ayaklı veya iki başlı bir insanın yaratılışını daha garib görebilir ve bu kaide harici olayı ölçek yaparak HALIK’ın yaratılıştaki intizam, hüsün mükemmeliyetini perdeleyebiliyor.
 Aynen bunun gibi adaletin bir nev’i de hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermektir ki bu genel Kanun-u İlahi bütün mevcudatta caridir. Fakat canlılar aleminde özellikle insanlar aleminde doğuştan ya da sonradan zahiren bu adalete zıt gibi görünen hadiseler olabilir;
bunlar hem cüz’idirler, hem de şuzuzattırlar(Kaide ve kanun dışı kalmak), o genel kaideyi bozamazlar.

Kaldı ki, onun hakkında hayırlı olan odur ki CENAB-I HAKK vermiştir. Dolayısıyla burada da bir adalet söz konusudur. Herkese fazla mal vermek adalet olmadığı gibi herkesin zengin olması da adalet değildir. Zengin olup cehenneme giden nice insanlar vardır. ALLAH'ın adaleti rahmetiyle birlikte tecelli etmektedir.
Yani hem dünya ve hem de ahireti noktasında en uygun olanı vermektedir.
 İnsanlar ise sadece dünya ölçeğinde hadiselere baktıkları için adalet tecellisini zulüm şeklinde görebilir.

Hem her şey, her hadise ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir.

Hem o zahiren şer, fena gibi görünen hadiselerde beşer kesbinin zulmü veya su-i istimali bulunabilir.

Hem biz bir şeyin neye ne kadar istidatlı olduğunu bilemiyoruz ki, CENAB-I HAKK'ın o şey hakkındaki takdirine haşa müdahale edelim veya müfettiş olalım.
 
 CENAB-I HAKK her şeye hakkını veriyor ve istidadı nisbetinde veriyor. Bir padişah çobana aba, köpeğine kemik verse padişah iyi yapmadı diyemeyiz.
önceki emailler bu bloglarda
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com
email olarak gelmesini isteyenler
welovemuhammadsav@gmail.com
 
 

bilmişlik taslama

Senin şuur ve ilminin sana taallûku, ahval ve levâzımât-ı ihtiyâcâtın nisbetindedir.. Cümlesini devamıyla izah eder misiniz?           

İnsan, benim dediği bedenindeki akıl almaz derecede muhteşem cihazların işleyişinden ve kimisinin varlığından bile habersizdir.

Mesela, karaciğerinde neler olup bitiyor? Pankreasında neler dönüyor? Hafıza nasıl kayıt tutuyor ve hatırlama denen hadise nasıl oluyor? İnsan bunların hepsinin cahilidir, yani bilgi sahibi değil. Bırakın bilgi sahibi olmayı, belki böyle bir cihazının olduğunun bile farkında (yani şuurunda) değildir.

İnsanların çoğu, mesela, pankreas adı verilen bir organa sahip olduğunun farkında bile değildir. Farkında olanlar da nasıl çalıştığını tam anlamıyla bilmiyor. Kısmen biliyorsa da, hiçbir müdahalesi olmuyor. Şu anda düzgün çalışıyor mu çalışmıyor mu? Bunun farkında değildir. Doğrusu bilmesi ve farkında olması da gerekmiyor.
 
Çünkü o cihazları işleten kendisi değildir. Onu yaratan işletiyor her an.

Küçücük ve basit bir tezgâhı işletmekte zorlanan insanın, mesela, binlerce fonksiyonu olan karaciğer fabrikasını kendisinin işletmesi beklenemez. Kaldı ki, karaciğerin yanında daha binlerce hassas cihazların beraberce işleyip ince dengelerin sağlanması ve de sürdürülmesi hayatın devamı için zorunludur. İnsanın, bırakın bütün bunları işletmesi, nasıl işlediklerini anlaması bile çok zordur.

Bu kadar cahili ve gafili olduğumuz bedeninin muhteşem işleyişini insanın kendine atfetmesi akıl kârı değil. Ama bu muhteşem işleyişin varlığı da bir realite. Öyle ise o muhteşem işleyiş, muhteşem bir ilahî ilim ve nazara işaret etmektedir. O halde bu bedenimizi yapan ve işleten Yaratıcının bu bedenimiz hakkındaki bilgisi ve ilgisi bizim bilgi ve ilgimizle kıyaslamayacak kadar muazzamdır (ateş böceği ile güneşi kıyaslamak gibi).

Dolayısıyla O Yüce Yaratıcı, bedenimiz, ruhumuz ve sosyal hayatımız konusunda bir şey tavsiye ettiğinde, bu konuda yorum yapmaya kalkmak
 ve hele de tenkit parmağını uzatıp çok bilmişlik taslamanın ne kadar anlamsız ve yersiz olduğu anlaşılır.

27 Haziran 2013 Perşembe

İnsan Ruhu Nasıl Tekemmül Ediyor ve Öğreniyor?

"İnsan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek(olgunlaşma, bir süreç içerisinde gelişimini tamamlama) için gelmiştir."
İnsan, doğduğunda temiz ve beyaz bir kağıt gibidir. Zamanla ve tecrübe ile bu temiz kağıt dolar ve tekemmül eder. Dolayısı ile insan doğarken, hakka ve doğruya yöneltecek bir şeyi beraberinde getirmez. Tamamen dış etkiler ve tecrübeler sayesinde doğruyu ve hakkı bulur, görüşünü savunan felsefi ve psikolojik ekoller ifrata gitmişlerdir.
Bu fikrin aksini savunanlar ise,  insan hak ve doğrunun kıstaslarını fıtratı ile beraberinde getirir. Vicdan, mizaç ve insan doğası denilen şeyler dış etkenlere ve tecrübeye ihtiyaç bırakmadan doğru ve hakkı bulur; tezini savunanlar da tefrite gitmişlerdir.
Bu hususta vasat ve doğru olan ise, insanın doğuştan getirdiği şeyler olduğu gibi, vicdan ve fıtrat gibi sonradan tecrübe ve dış terbiye ile kazandığı şeyler de vardır. Yani insan, bütün bütün doğuşta boş ve cahil olarak dünyaya gelmiyor. Ama tam tekemmül etmiş ve öyle gelmiş de değil.
 
İnsan, yaşamı boyunca edindiği tecrübe ve dış etkileşim sayesinde itiyad-ı sani denilen ikinci bir fıtrat oluşturur. Yaradılıştan gelen fıtrat ile insan eli ile oluşturulan ikinci fıtrat bir birine zıt olursa, insan çatışma içine düşer.
Bu yüzden fıtri olan İslam dini ile beşeri diğer sistemlerin oluşturduğu ikinci fıtratlar arasında çok farklar vardır.
Mesela Marksist felsefe, yaradılıştan gelen fıtrata zıt olduğu için, insanlık içinde tutunamayıp kaybolmuştur. Diğer gayri fıtri sistem ve felsefi ekoller de çökmeye muntazırdır. Ayakta ve daimi kalan sadece fıtri olan şeylerdir. Bu da hakkın miyarı, sadece ve sadece tecrübe ve dış etkileşimdir, diyenlerin  tezini çürütüyor.
İnsan ruhunun esas ve daimi olması, tekemmül etmesine mani bir durum değildir. İnsan ruhu başlangıçta müptedi olup, sonra tekemmül edebilir.
 ALLAH insan ruhuna nihayetsiz terakki ve tedenni kabiliyetini vermiştir. İnsana düşen, İslam terbiyesi ile terakki kabiliyetini inkişaf ettirmektir. Ruhun asli unsurlarında bir değişim ve dönüşüm olmaz, ama aslını muhafaza ile beraber tekamül edebilir. Yani ruhta sabit ve değişmeyen bir yön olduğu gibi, değişen ve gelişen bir yön de vardır. İşte dış etkileşim ve terbiyeler ile ruh gelişip terakki de edebilir, yanlış terbiye sistemleri ile düşüp tedenni de edebilir.
Talim-i esma mucizesi Hazreti Adem (as)’a has bir mucizedir. Diğer insanların ruhu değil, fiziki ve cismani yapısı irsiyet olarak Adem babamızda vardı. Yani insanlığın fiziki genetik kodları Adem babamızda nüve olarak vardı.
Yoksa ruhlar, ruhlar aleminden şehadet alemine intikal ediyorlar. Eşyanın isimlerinin ve faydalarının talimi, Adem babamıza mucize vasıtası ile talim ediliyor. Sonra insanlığın kolektif aklı ile sonraki nesillere talim yolu ile aktarılıyor. Yoksa her insanın ruhu Adem  babamızla beraber o mucizeye tanık oldu da sonra unuttu anlamında değildir. 

26 Haziran 2013 Çarşamba

kendine mâl etme

“Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez. Fakat o zerrecik, Güneşe intisap edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca Güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hattâ mesafesiyle içine alabilir.” (Mektûbat)

 Burada bir fiil, bir de infial ciheti var. Fiil ciheti, aynanın kendiliğinden parlaması, ışık saçması. Bu cihetle ayna, ışığın ve parıltının zerresine bile sahip değildir. Ama fiili kabul etme cihetiyle güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu güzelliğin, bu kemalin hep güneşten olduğunu ilân eder ve nefsini değil güneşi metheder. Yoksa o ışığı ve parlaklığı kendine mâl ederek gururlansa, mânen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

Aynanın kalınlığı birkaç milimetre olduğu halde, kendini güneşe karşı tuttuğu anda, bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “Ben yüz elli milyon kilometreyim.” dese maskara olur; zira onun kaç milimetre olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, infial cihetiyledir.
***
Ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa, onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ötedeki bir dağa karşı tutsa, içindeki mesafe yüz metre olur.

 Hepimiz o ayna gibiyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor. Bu sırrı çok iyi bilen ve en ileri seviyede yakalayan büyük insanlar, kalplerini ancak RABBlerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki hikmetleri tefekkür etmişler ve hayalleri ancak ebedî saadet olmuş. Böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişler.

Biz fiil cihetimizle övünmeyi bir tarafa bırakıp infial cihetimize bakmalı, bizde icra edilen İlâhî fiilleri, bize yapılan ihsan ve ikramları tefekkür etmeliyiz.

“Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren HâLIK-ı ZÜLCELAL sana iştihalı bir mide verdiğinden,
REZZAKismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.” (Sözler)

Mahlukata verilen vücut mertebeleri “hayr-ı mahz”, yani sırf hayırdır. İnsan bu vücut mertebelerinden en mükemmeline mazhar olmuştur. Çünkü o, varlık nimetiyle birlikte, hayat ve hayvaniyete ve bunların ötesinde akıl nimetine kavuşmuştur. İnsan bu nimetlere kendi iradesi ve kudretiyle değil sırf bir İlahi ihsan olarak erişmiş bulunmaktadır. Kavuştuğu her vücut mertebesinde o mertebeye münasip sofralar onun önüne konmuştur.
 Bütün bu nimetlere karşı külli bir şükürle mükelleftir.

24 Haziran 2013 Pazartesi

tertip ve sıra ile

"Gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir." Sadece hut musahhar olsa yetmez mi, dalgalı denizin durulması, balığın karnındaki insana fayda eder mi?

Burada mevzubahis sadece Hazreti Yunus (as)'ın o halden kurtulması değil. Maksad-ı İlahi sadece kurtarmak olsa balığa da ihtiyaç yoktur, ALLAH Hz. Yunus (as)’a "sahile çık" dese, anında çıkar ve kurtulur. -Haşa- ALLAH sebeplere muhtaç değildir.
Buradaki asıl maksat, ALLAH’ın azamet ve kibriyasını gösterip ilan etmesidir. Sebeplerin, onun kudret elinde bal mumum gibi şekil aldığına işaret ediyor olmasıdır. Sebeplerin araya girmesi, onun kibriya ve azametine bir perde bir sahnedir.
Şöyle ki: ALLAH dünya hayatını imtihan ve tecrübe için hazırlamıştır. Aynı zamanda ALLAH kendi isim ve sıfatlarını insanlara izhar edip sergilemek istemiştir.
 
Yani insan bu dünyaya hem fıtratına konulan kabiliyetlerin inkişaf etmesi hem de ALLAH’ın isim ve sıfatlarını talim etmek için gönderilmiştir. Bu kabiliyetlerin inkişaf etmesi ve ALLAH’ın isim ve sıfatlarını talim etmek ancak zaman ve müddet ile olur. Bu yüzden ALLAH dünya hayatını tedrici ve sebepler vasıtası ile zaman ve müddet içinde işleyip yaratıyor. Her bir unsuru hikmetli bir şekilde tertip ve sıra ile yaratıyor.
Bu hakikati akla yaklaştırmak için şöyle bir temsil verebiliriz: Mesela bir bina ustası kendi ustalık sanatını insanlara göstermek için bir bina inşa etmeye başlıyor. Bu binayı iki farklı tarzda inşa etme yeteneğine sahip.
 
Birinci tarz, harika bir şekilde binayı defi ve ani olarak zamansız ve müddetsiz yapması. Bu tarz inşa şeklinde her şey ani olduğu için, seyirciler ustanın ustalığı ve mahareti hakkında bir şey anlayamaz. Tertip ve sıra gözetilmediği için ince sanat ve kabiliyetler tam idrak edilemiyor, her şey anlık cereyan ediyor.
İkinci tarz inşa ile yapmaktır, yani binayı bir tertip ve zaman ile yapmak tarzıdır. Usta binayı yaparken binanın her aşamasını belli bir müddet ve zaman ile seyircilerin nazarına izhar ederek yapıyor. Başka bir tabirle eze eze ve göstere göstere binanın üzerinde bütün maharet ve ustalığını seyircilere sergiliyor. Burada elbette bir süreç ve merhaleler zinciri olmak gerekiyor. Tertip ve müddet içinde seyirciler ancak bir şey anlayabilirler.
 
Burada araya sebepler girer ki, her bir sebep ALLAH’ın kudretini sergileyen ve ilan eden bir sahne gibidir. Fırtınalı gecenin mehtaplı geceye dönüşmesi, İlahi kudretin sergilendiği İlahi bir sahne ve perde gibidir. İnsanlar bu perdede onun sonsuz kudretini hayranlık ile seyreder. Şayet ani bir şekilde Yunus (as) kurtulsa kimse bu sahneden bir mana ve ibret çıkaramaz.

23 Haziran 2013 Pazar

beraatimi istiyoorum

Berat: Kelime olarak nişân, rütbe, imtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt anlamlarına geliyor.
Bu gecede bütün mahlukatın bir yıllık amelleri, ömürleri ve rızıkları bir bilanço şeklinde çıkarılıp yeniden tanzim edilir. ALLAH bu mübarek gecede mahlukatının başına gelecek bir yıllık hadisatı meleklere talim edip tanzim ettiriyor. Nasıl küçücük çekirdek içine koca ağacın tarihçe-i hayatı dürülüp program şeklinde istif ediliyor ise, bu mübarek gece de bir çekirdek hükmüne geçip başa gelecek bir yıllık hadisat tanzim ediliyor.
Kurtulmak isteyen için,
beratını almak isteyen için mahşerden önce verilmiş rahmet dolu, mağfiret dolu, yüksek fırsatlar dolu gecelerden birisi bu gece

ALLAH rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:

"
İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
"Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
"Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder
."
ben istiyorum RABBBBİİİİİİİMMMM SENİ,RESULÜNÜ(as) istiyorum beratimiii istiyorum
“ALLAH’ım! Azabından affına sığınırım. Gazabından rızana sığınırım. Senden Sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, Seni övemem!”
bu Leyle-i Berat’ta
herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûru selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır.


Elli senelik bir mânevî ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilen Leyle-i Berat’ınızı rûh u canımızla tebrik ederiz. Herbiriniz, şirket-i mâneviye sırrıyla ve tesanüd-ü mânevî feyziyle, kırk bin lisanla tesbih eden bazı melekler gibi; herbir hâlis, muhlis Nur Şakirtlerini, kırk bin dille istiğfar ve ibadet etmiş gibi rahmet-i İlâhiyeden kanaat-i tamme ile ümit ediyoruz.

Said Nursî

Şuâlar, s. 434

21 Haziran 2013 Cuma

somut bir temsil

 
"İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir..." açıklayabilir misiniz?
 
Ruhun, beden üzerindeki tasarruf ve tedbiri, ALLAH’ın kainat üzerindeki tasarrufunun ve tedbirinin anlaşılmasında önemli ve somut bir temsildir. Üstat bu temsil ile, ALLAH’ın tek ve yekta olmasına karşın, milyarlarca fiil ve icraatları aynı anda ve şaşırmadan nasıl yapabildiğini akla yaklaştırmak için, ruh ve beden ilişkisini bize gösteriyor.

 Ruh, insan bedeni üzerinde tam bir tasarruf sahibidir. Bedenin bütün aza ve hücrelerinin tedbir ve idaresi ruhun elindedir. Ruh milyonlarca hücre ve azaları tedbir ederken, hiç şaşırmıyor ve yanılmıyor. Bir iş bir işine mani olmuyor. Bütün bedenin azalarını birbirinin yardımına ve imdadına gönderiyor. Ruh tek ve yekta olmasına rağmen, bedenin her yerinde aynı anda hazır ve nazır olabilir. Bir aza ile ilgili iken, diğerlerini de ihmal etmez. Bir aza ya da hücre, ruhu kendi ile meşgul edip diğerlerinden alıkoyamaz. Ruh için, bedenin ayak tırnaklarını tedbir etmekle, baştaki saçları idare etmek arasında fark yoktur.

İşte mahluk olan ruh, böyle harika bir şekilde beden üzerinde tedbir ve tasarruf edebiliyor ise; mahlukattan ve maddeden münezzeh olan, sıfatları ezeli ve ebedi olan ALLAH, neden bütün kainatı tedbir ve idare edemesin(?) deyip aklı somut örnekler ile ikna ediyor. ALLAH’ın basit bir mahluku böyle olursa, ALLAH nasıl olur, düşünmek lazımdır.
Burada temsildeki beden kainat oluyor, ruh ise ALLAH’ın kainat üzerindeki tedbir ve idaresi anlamında olan rububiyeti temsil ediyor.
önceki emailler bu bloglarda
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com
email olarak gelmesini isteyenler
welovemuhammadsav@gmail.com

19 Haziran 2013 Çarşamba

İnsan hangi şeye odaklanırsa, ona şiddetli yapıştığı için...

İnsan cismen küçük olmasına karşın, fıtrat ve mahiyetine konulmuş duygu, cihaz ve latife sayesinde, bütün kainatı kuşatacak ve ihata edecek bir genişliğe ve mahiyete sahiptir.
İnsan, bu duygu ve latifeler ile bütün kainatı bir karpuz gibi eline alır ve inceler. İnsan kainatta ne kadar alemler varsa, hepsine açılan pencereler hükmünde cihazlara sahiptir.

Mesela; göz görüntü alemine açılan bir pencere, kulak sesler alemine açılan bir kapı, hayal misal aleminin bir anahtarı, ruh alem-i ervahın menfezidir vesaire.

İşte bu duygu ve cihazlar sayesinde, insan aklı kainatı eline alıp inceler, hatta Üstad'ın ifadesi ile; daire-i imkan olan kainattan çıkar, en yüksek dairelere aklı sıra şekil vermeye kalkar. İnsan bu yönü ile öyle bir yed-i tulua yani; uzun bir emel ve arzuya sahiptir ki, bütün kainatı kucağına alır, hepsini yutsa tatmin olmaz.

Aynı insan bu geniş ve ihatalı mahiyetini bazen basit bir meşguliyette, adi bir iştigalde boğdurur, âdeta bir nokta ve zerrede kaybolur gider.

Köy yerlerinde bir tavuk veya bir arsa için adam öldürüp kan davasını sürdürenler buna misal olabilir.
Ya da insanların çok önemsiz ve gereksiz işlerle meşgul olacağım diye, bu geniş ve ihatalı duygu ve cihazlarını heba etmesidir. Kainatı kuşatarak kucağına alma kabiliyeti olan insan futbol, eğlence, kumar, ya da Amerika’nın kaç tavuğu var gibi lüzumsuz ve malayani işlerde kendini ve geniş mahiyetini boğdurur ve öldürür.

İnsan hangi şeye odaklanırsa, ona şiddetli yapıştığı için, bazen öyle adi ve komik şeylerde boğulur ki; insanın bir yönünün de zalim ve cahil olduğu anlaşılır.
Kur'an'da insana hem Ahsen-i takvim, hem de zalim ve cahil denilmesi bu noktadan dolayıdır. Bazı insanlar kainatı kucaklayacak kadar inbisat ederken, bazı insanlar da kainatın ehemmiyetsiz bir noktasında boğulur çıkamaz.

Özet olarak; insanın bir damla suda boğulması, bir zerrede yok olması, insanın dünyanın önemsiz ve basit işlerinin meşguliyetinden dolayı ALLAH’ı unutması ve ALLAH’tan gafil olması anlamındadır.