31 Ağustos 2013 Cumartesi

"Ya Baki Entel Baki" izahı?

      İnsan, fıtrat olarak kainatta her şeye muhtaç olarak yaratılmıştır. Bu muhtaç olma vasfı, insanı bütün mevcudat ve mahlukat ile alakadar ve ilgili yapıyor. İnsanın fıtratında, bütün mahlukatı sevecek ve yutacak kadar geniş bir muhabbet kabiliyeti de vardır. İnsan bu kabiliyetinin yüzünü mahlukata çevirdiği için, koca dünyayı hanesi gibi seviyor. Bununla da yetinmiyor, ebedi cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor.


Aslında bu geniş muhabbet kabiliyeti insana mahlukat için değil, ALLAH için verilmiştir. Ama insan bunu suiistimal edip, bu muhabbet kabiliyetini mevcudata sarf ediyor. ALLAH’da ceza olarak mevcudata firak ve ayrılık acısını koymuş.
 Zira insanın şiddetli muhabbet ettiği mevcudat üzerinde fanilik ve zeval damgası var. Fena ve zeval de insanın kalbini yaralayan ve kanatan bir azap vasıtasıdır. Ne kadar muhabbet ettiği şey varsa, ona azap vasıtası oluyor. Bu azaba insan müstahaktır. Zira bu muhabbet kabiliyeti, mevcudat için değil, ALLAH için insana verilmişti. İnsan bu duyguyu yanlış yerde kullandığı için, cezasını da peşinen görüyor.

"Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî" cümlesi insanın şu yanlış ve hastalıklı tutumunu değiştiren ve tedavi eden bir cümledir. Bu cümle ile insana; "muhabbetini fena ve zevalden münezzeh olan ALLAH’a yönelt," diyerek insana gerçek mahbubu gösteriyor. Halbuki mevcudat yok olmaya ve ölüme mahkum oldukları için, bu muhabbete değmiyorlar.

Öyle ise muhabbet ancak ölüm ve zevalden mukaddes olan ALLAH’a mahsustur. "Baki olan sensin" derken, mevcudatın fani olduğu ilan ediliyor. Öyle ise kalbini fani olana değil, baki olana tevcih et ki rahat ve saadete eresin, firak ve ayrılık acısından kurtulasın, denmek isteniyor.
Mevcudat fani olduğu için, kalbin ilgi ve muhabbetine değmezler. Zaten mevcudatta sevmeye sebep olan bütün güzellik ve mükemmellikler, ALLAH’ın güzellik ve mükemmelliğinden yanıysan zayıf gölgelerdir. Asıl güzellik ve mükemmellik kaynağı olan ALLAH dururken, onun çok perdelerden geçmiş zayıf gölgelerini sevip, acı çekmek akıl karı değildir.
Öyle ise "Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî" deyip, bütün muhabbetimizi ALLAH’a vermeliyiz.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Prof. Dr. Nevzat Tarhan empati 4

NLP = Neuro Linguistic Programming

Neuro ile; insanların görme, işitme, hissetme, koklama ve tatma duyuları ve bu duyuların yönetildiği beyin ve sinir sistemi vurgulanır.
Linguistic ile; yaşam deneyimlerinin dil vasıtası ile kodlanması, dilin deneyim edinme ve değişim süreçlerindeki etkisi vurgulanır.
Programming ile arzu edilen değişiklikleri gerçekleştirmek üzere, duygu, düşünce ve davranışlarımız üzerinde, bilinçli veya bilinçdışı akıl yardımıyla yapılan yeniden düzenleme biçimi vurgulanmaktadır.
Empatisiz NLP’nin ZararlarıEmpatisi olmayan bir kimseyi psikolojik açıdan zenginleştirmeye çalışmak her an yıkılmaya hazır binaya dayanmak gibidir. İnsanın kendisini tanıması, psikolojik sağlığın ilk basamağıdır. Kendini tanımak güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olmaktan geçer. NLP’ciler o yüzden empati rolü yaparlar. Kendilerinin zayıf ve olumsuz yönlerini yok sayarlar, reddederler. Kişiye sürekli olumlu yaklaşarak o an rahatlatırlar ama bir müddet sonra o kişi gerçeklerle karşılaşınca daha çok hayal kırıklıkları yaşar. NLP toplantılarına gidenler uçarak çıkar ama daha sonra evine gider, evliyse eşini beğenmez, ayrılır; patronunu, iş yerini beğenmez, yalnızlaşır. İnsana geçici bir rahatlık verir. “Ben neymişim” duygusu uyandırır. O duygusuyla coşku yaşar, bir şeyler de yapar. O başarıyla beslenir. Kapitalizmin tuzaklarından olan NLP, empatiyi öldürür.
 Empatide önemli olan, kişinin hem kendinde ve hem de karşı tarafta olumlu ve olumsuzu birlikte düşünüp kişiler üstü çözüm üretebilmesidir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan empati 3

Empatinin Öğretilmesi
 Empatinin öğrenilmesinin biyolojik boyutunda, insanoğlunun karşılaştırarak öğrendiğini de göz önünde bulundurmak gerekir. Mesela kişi, sıcağın ve soğuğun derecelerini karşılaştırarak öğrendiği gibi, öğrenmenin duygusal boyutu da karşılaştırarak olur. Akıl yürütmede benzerlik-farklılık, tümden gelim, tüme varım ve kıyaslama temel yöntemlerdendir. Kıyaslamada benzer ve farklılıklar karşılaştırılarak sonuç çıkarılır. Bu metot, insanın mantıksal zekasında öğrenmeyi sağladığı gibi, duygusal muhakemesinde karşılaştırma da yapar ve duygusal sonuç çıkarır.

 
İnsanoğlunun sosyal duygularının kapsamı içine giren sosyal heyecanları vardır. Bu sosyal heyecanlar 3 gruba ayrılır. Sevgi, mutluluk, neşe gibi duygulara olumlu sosyal heyecan denir. Korku, nefret, öfke, aşağılama gibi duygular olumsuz sosyal heyecanlardır. Hayret duygusu da, nötr sosyal duygu grubuna girer. Bu üç grup duygu da karşılaştırılarak öğrenilir. Bu duyguların yaşanması için insanın yalnız olmaması gerekir. Karşısındaki bir kişi vasıtasıyla öfke, kızgınlık, sevgi, nefret, hayret hissederek bu duygularla ilgili bilgiler beyninde birikir.
Duyguları karşılaştırarak sosyal heyecanları öğrenmenin boyutları vardır. Birinci boyutu duyguları karşılaştırmak, ikincisi izlenim oluşturmak, üçüncüsü de sevilip sevilmediğini kategorize etmektir. Mesela bir kimse dört ayaklı bir sandalye gördüğü zaman onu beyindeki sandalye dosyasına kaydeder. Üç ayaklı sandalye gördüğü zaman onu oraya yazmaz.
Bacağı kırık sandalye dosyası açar ve oraya kaydeder, hatırlarken de öyle hatırlar. Aynı şekilde beyin, insanları da sevdiğim insanlar, sevmediğim insanlar, emin olamadığım insanlar şeklinde kategorik olarak dosya açar, bilgileri kaydeder, etiketler ve arşivler.
Burada izlenim oluşturma bunun için önemlidir. Beyin, sevilen insanlar ve sevilmeyen insanlar şeklinde dosya açarak bu bilgileri kaydeder. Duyguları karşılaştırabilmeyi öğrenmek, bir ressamın renklerin ayrıntılarını ustaca fark edebilmesi kadar önemlidir. Tablodan anlamayan kimse resme bir dakika bakar, geçer ama renklerden, resimden, sanattan anlayan, sanat tarihini bilen bir kimse tablonun karşısında birkaç saat hayranlıkla durur ve anlar.
 
Çünkü onunla ilgili beyninde bir bilgi birikimi ve farkındalığı vardır. Duygusal gelişme de aynı şekilde olur. Duygusal empatide kişi, benzerlikleri, farklıkları, olumlu olumsuz duyguları alır, izlenimler oluşturur, kategorize eder, yeni bir şey öğrendiği zaman yeniden düşünme sürecine girer. Yeniden kaynaştırma yapar, bilgiyi yeniden yapılandırır. Bu sebepten dolayı kişide duygusal gelişme, olgunlaşma hayat boyu sürer. Beyin duygusallıkla ilgili kayıtları sürekli yapar, geliştirir, yeni öğrenmelerle kaynaştırmalar gerçekleştirir ve bununla ilgili insanın olgunlaşma sürecinde ilerleme ortaya çıkar. Duygusal öğrenmeye örnek, psikiyatri literatüründe vahşi çocuk olgusu olarak karşımıza çıkar. II. Dünya Savaşı’nda, bir yaş civarında ormanda kaybolmuş çocuklar vardır. Bu çocuklar bir şekilde hayvanların arasında büyümüşlerdir. Bulunduktan sonra, bu vahşi çocuklara sevgi gibi insani duygular öğretilememiştir.
 Yine fareler üzerinde yapılan bir deney, görsel uyarıların gelişmeden köreltilebildiğini gösterir. Yeni doğan farenin gözleri kapatılır, fare ışığı hiç görmez. 6 ay sonra gözleri açıldığında artık görmeyi öğrenemez. Görsel uyarı girmediği için beyin görmeye karşı gelişimini kapatmış olur. Duygusal sağırlık olan otistik çocuklar da duygusal davranışları öğrenemezler. Bu durum duygusal beynin gelişmediğini gösterir.
Çocukların 0-6 yaş arasında öğrendikleri, 6 yaşından sonra öğrendiklerinden daha fazladır. İlk 6 yaşta öğrenilen duygusal öğrenmeler insanda temeldir. Bir şehrin su ve kanalizasyonu alt yapısını oluşturuyorsa 0-6 yaş grubunda öğrendikleri de insanın alt yapısını oluşturur. Bu yapı iyi ise kişi daha rahat ilerler. Yeterli değilse onları düzeltmek için zaman harcaması gerekir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan empati 2

Ben Seviyesi

 Empatinin ikinci seviyesidir. “Ben senin yerinde olsaydım böyle yapardım” şeklinde, kişiye kendi duygularını ve doğrularını dayatma aşamasıdır. Bir bakıma kendisini üstün akıllı gibi görüp nasihat verme yaklaşımıdır. Nasihat, konferans, vaaz, akıl verme hatası empati gibi gözükse de empati değildir.
Sen Seviyesi

 Bu seviyede fikir aşılaması vardır. “Sen şöyle yapmalısın, böyle hareket etmelisin” şeklinde buyurganlık yapılır.
Biz Seviyesi
Biz seviyesinde iki veya daha fazla kişinin birbirlerini mutlu etmesi söz konusudur. Empatinin kişiler arası ayağında iki kişinin birbirini mutlu etmesi gözardı edilebilir. Çünkü ikisini de mutlu eden bir ilişki kurulabilir. Ama ailede diğer çocuklar, akrabalar, komşular hatta toplum vardır. Bunlar gözardı edilerek kurulan empati bizciliktir, bölgeciliktir, takım tutma tarzında grupçuluk, cemaatçilik, ırkçılıktır.
Bunların hepsi bir empati gibi gözükür.
Toplumsal Empati (Kişiler Üstü Empati) Seviyesi
Empatinin en derin ve yüksek seviyesi şöyle açıklanabilir: Kişinin kendinden ve karşısındaki insanın kişiliğinden bağımsız olarak o kişiyi anlamaya çalışması ve artılarını- eksilerini, güçlü-zayıf, olumlu-olumsuz yönlerini de bilerek kişiler üstü iletişim kurabilmesidir.
Empatinin en ideal seviyesi budur.
Sosyal empatide liderlik önemli bir konudur.
Klasik lider olan yöneticiler, kendisini bir bakıma yeryüzü tanrısı gibi görür. Karizmatik liderler, toplumu harekete geçirir, sürüklerler ama kendisi odaklı davranırlar. Bazı tür liderler de kendisini topluma adar, paspas yapar. Toplum için kendisini, her şeyini, ailesini yok sayar. Ama bilimsel yöneticilikte ise kişi bir gemi kaptanı gibidir. Geminin kendisinin yanı sıra, çalışanları ve kaptanı da vardır. Kaptanın duyguları ve düşünceleri gibi çalışanların duyguları ve düşünceleri de önemlidir. Ama geminin sağlıklı gitmesi için kaptanın kurumsal bakabilmesi ve gemi için doğru kararları alabilmesi gerekir.
Yöneticilikte uygulanan doğru empati anlayışında bir hedef vardır ve kişi kendini ve çalışanları aşarak o hedefe uygun olarak davranır. Bunun için ideal empatide iyi, güzel ve doğru kavramlarının olması gerekir. Farklı düşüncelerin olduğu ortamda ölçü, bu kavramlar olmalıdır. Kişinin kendi düşüncesi iyi, güzel, doğru kavramlarına ters düşse bile “Bunu aslında yapmak isterim ama yapamam; böyle olması daha iyidir” diyebilmelidir. Bu sebepten dolayı soyut bir idealin olması önemlidir. Gerçek empatide iyi, güzel ve doğru kavramları göz önüne alınarak kişi veya kişilerle iletişim kurulur. Empatinin sosyal ayağı açısından önemlidir.
Evrensel Empati Seviyesi
Bu seviyede, bütün dünya ve evren göz önüne alınarak düşünülür. Dünyadaki bütün insanları, ırkları, canlıları, hayvanları, bitkileri, kainatı ve gelecek kuşakları düşünerek hareket etmektir.
 Evrensel düşünebilen bir insan, empatiyi gerçek anlamına uygun bir şekilde yaşıyor demektir.
Zamanlar Üstü Empati Seviyesi
Bütün evreni ve evrenin geleceğini düşünerek, kıyameti de göz önüne alarak empati kurabilmek zamanlar üstü em patidir. “Kıyamet kopacağını bilseniz bile ağaç dikiniz.” anlayışı zamanlar üstü empati anlayışına en güzel örnektir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan empati 1

Yüzeysel Empati
Bir kimseyle konuşurken onun için duygusal analiz ve derin düşünce yapmadan kalıplaşmış ve klişeleşmiş sözlere başvurulursa, yüzeysel empatide kalınmış olur. “Kendi düşen ağlamaz; etme bulma dünyası; ben seni anlıyorum ama beterin de beteri var, takma kafana” gibi öneriler empatinin yüzeysel olduğunu gösterir. Bu tür yaklaşımda, karşı tarafa yardım ediyormuş, empati varmış gibi gözükür ama aslında empati değildir. Yüzeysel empati, daha çok psikiyatrik hastaların yakınları tarafından yapılır. Hasta acı çekmektedir,
bunalmıştır, psikolojik ızdırabı vardır. Bu durumdaki birine “Kendi kendinin doktoru ol, iradeni kullan, gez toz, geçer” sözleri söylendiğinde kendini daha kötü hisseder.
 Bu durumlarda o kişinin hastalığının istem dışı olduğunu, elinde olmadığını, çektiği ızdırabı anladığını hissettirdikten sonra yol göstermek doğru davranıştır. Yüzeysel empatiler kişiyi daha çok uzaklaştırır, yalnızlaştırır, zarar verir.

27 Ağustos 2013 Salı

ışık

Nur,
 eşyanın görünmesine vesiledir. Karanlıkta ne olduğunu farkedemediğimiz veya başka şeylere benzettiğimiz varlıkları, ışık ve nur sayesinde gerçek mahiyetlerini anlarız. Aynen öyle de, kainatın yaratılmasından, insanın yaratılış gayesine kadar yüzlerce sorunun cevabını bulup, bu bilinmezleri su yüzüne çıkarmanın tek yolu ancak ve ancak imandır.


 güneş ışığının, madde dünyasındaki görevini; iman nur, mana aleminde yapmaktadır.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

O aklından çıkmasın

Amiyane tevhid ile, hakiki tevhid arasındaki farkı izahı?
 
Âmiyâne tevhide sahip olan kişi, kainatta ve herbir şey üstünde, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının tecelliyatını görmeden, her bir sanat ve eser üstünde, ALLAH’ın mührü hükmünde olan rububiyet ve uluhiyetini idrak etmeden, umumi olarak "ALLAH var ve birdir." diyor. Bu tarz bir iman, sahih ve makbuldür; lakin imanın kemalat ve meziyetleri, bu ami ve taklidi imanda yoktur. Küfür ve dalalet karşısında mukavemet edecek gücü de yoktur.
Bu sebeple böyle iman sahiplerinin,  gaflet ve dalalete düşme riskleri yüksektir. Her şey ve her sanat üstünde, ALLAH’ın isim ve sıfatlarını okuyup göremeyen insan, ALLAH’ı hatırında ve aklında tutamaz, bu da gafleti netice verir. Sadece ALLAH’ın varlığını ve birliğini bilmek, gafleti dağıtıp parçalamıyor.
"ALLAH’ı hakiki anlamda bilmek ve tanımak; varlığını bilmekten farklı ve başka bir şeydir."
 Şayet; ALLAH’ın sadece varlığını bilmek, tanımak ve marifet için yeterli olsa idi, filozofların ALLAH tasavvuru da kafi ve yeterli olurdu. Halbuki Kur’an’ın ALLAH tasavvuru ile felsefenin ALLAH tasavvuru arasında çok fark var. Felsefe ALLAH’ı ilk sebep olarak kabul ederken, kainattaki tedbir ve terbiyesini inkar etmişler, görememişler. İşte avam insanın imanı da, felsefenin bu ALLAH tasavvuru gibi verimsiz ve kısır bir tasavvurdur. Hakiki ve kamil bir tanımak ve marifet değildir.
Tahkiki iman ve hakiki tevhitte ise; her bir şey üstünde, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının tecellisini görür ve okur, her şeyin tedbir ve terbiyesi O'nun kudret elinde olduğunu müşahede eder.
Nazarını hangi şeye çevirse ALLAH’ı tanıtacak ve hatırlatacak marifet ile karşılaşır. Zerrelerden gezegenlere kadar, her şeyde ALLAH’ın rububiyet ve uluhiyetini gözlemler ve her şey üstünde İlahi imza ve mührü müşahede eder.
Bu da her an, ALLAH’ı düşünmeyi ve onunla hemhal olmayı temin eder. ALLAH bir an olsun aklından çıkmaz. İbadet ve iman da buna uygun bir şekilde mükemmel ve kamil bir mana kazanır. İşte böyle bir imanda gaflet ve dalalet olmaz.

25 Ağustos 2013 Pazar

muhteşem kitap

Kur’an-ı Kerim,
 ALLAH’ın her isminin azami tecelli ve mertebesinden süzülüp gelen bir kitap olduğu için, sair kelamlardan daha üstün ve daha geniş bir İlahi kelamıdır. Diğer kelamlar bir ismin ya da isimlerin özel makamlarından hasıl olan kelamlar olmasından Kur’an gibi külliyet kazanamıyorlar.
 Mesela, Hazreti İsa’da (as) ALLAH’ın kudret sıfatı galip olduğu için, diğer isimler ona tabi oluyor.
 Kelam da bu ismin şekline göre geliyor. Ama Hazreti PEYGAMBER EFENDİMiz (asv) ism-i azama mazhar olduğundan, her ismin azami tecellisine mazhar oluyor. Kelam da bu mazhariyete uygun olarak tecelli ediyor. ALLAH’ın her bir  ismi Kur’an sahnesinde en haşmetli ve en kapsamlı bir perdede kendisini sahneliyor. Bu mana sair kelamlarda yok. Yani Tevrat, İncil, Zebur ve diğer sahifeler
 bu noktada Kur’an gibi değillerdir. 
 Kur’an’ın her ismin en azam noktasından süzülüp gelmesi ise isme değil, ismin tecellisine mazhar olan muhatabın kabiliyetine bakıyor. Kainatta basitten mükemmele doğru işleyen tekamül kanunu hükmettiği için, insanlık da basitten mükemmele doğru tekamül ve terakki ediyor. Nasıl bir insan bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık sürecinden geçip gidiyor ise, aynı süreci insanlık da toplum olarak takip ediyor. Bu sebeple insanlığın hitaba kabiliyetleri her dönemde farklılık arz eder
 Hazreti Adem (as) ‘in dönemi insanlığın en basit ve ilkel dönemi olduğu için, ALLAH onlara hitap ederken, basit ve az bir söz ile konuşur. Temsilde hata olmasın, Annenin bebeği ile çat pat konuşması gibi. Bu konuşma derecesi insanlığın tekamülüne uygun olarak sürekli terakki ile değişir. İnsanlığın en mükemmel hitaba kabil olduğu dönem Hazreti MUHAMMED (sas) EFENDİMizin dönemidir. Bu sebeple Kur’an kelamlar içinde en geniş ve en kapsamlı bir kelamdır. Hazreti PEYGAMBER EFENDİMiz (asv)'in manevi azameti, ümmetinin kemale ermiş olması, hitabı ve muhataplığı da külliyete çıkarmıştır.
ALLAH’ın kelamında ve hitabında hususiyet ve umumiyet noktasında çok makam ve mertebeler vardır. ALLAH’ın cansız varlıklardan tut ta insanlara kadar her taife ile bir konuşması vardır. Ama bu konuşmaların derece ve mertebeleri muhteliftir. Kimisi hususi, kimisi umumi, kimisi bir ismin gölgesinde ve kimisi de bir çok ismin gölgesinde ALLAH’ın kelamına mazhar oluyor. İşte bu muhtelif konuşmalar içinde en azami ve küllisi ve bütün isimlerin azami tecellisini yansıtan Kur'an dır.
Kur’an, böyle geniş ve azametli bir perdeden hitap ettiği için, mizaç ve meşrebi farklı bütün alim ve evliyalar Kur’an çatısı altında toplanabilmişlerdir. Şayet Kur’an çatıyı daraltıp sadece bir mizaca ya da meşrebe göre hitap etse idi,
sair mizaç ve meşrepler ondan istifade edemezdi ve rehberlik vazifesini bihakkın ifa edemezdi. Tıpkı tıp fakültesinde tarih okunamaması gibi. Kur’an öyle ali ve yüksek bir mektep ki, her branştan talebeler onun rahle-i tedrisinden istifade edebilir. Bir tasavvuf evliyası olan İbn-i Arabi onun şakirdi olabildiği gibi ilm-i kelam ve felsefenin  bir tilmizi olan Fahrettin Razi de onun şakirdi olup ondan istifade edebilir.
Bir hastane sadece kanser olanlara hizmet veriyoruz dese, diğer hastalar bu hastaneden  istifade edemez. Yani hastane hususileşmiş demektir. Her hastalığa hitap eden cihazlarla mücehhez külli ve kapsamlı bir hastane bütün hastalara şifayab olup, hepsini davet ederek kabul edebilir. İşte  Kur’an bütün manev hastalıklara hitap eden külli ve kapsamlı bir şifa hastanesi gibidir. Hususi ve belli hastalıklara hitap etmiyor, bütün hastalıkların devasını camidir.
Özet olarak, Kur’an bütün hastalara şifa veren külli bir hastane olduğu gibi,  aynı zamanda mizaç ve meslekleri farklı olan alim ve evliyaları tedris eden ali ve yüksek bir tekke veya medresedir. Bu külliyetini de isimlerin azami tecelli etmesinden alıyor.
 
lumiere571@gmail.com lumiere Mh facebook adresi

23 Ağustos 2013 Cuma

çığırtkan

Nasıl bir resim sergisinde, resimlerin sanat ve inceliklerini gelen seyircilere duyurmak ve anlatmak için bir vazifeli bulunur.
 Aynı şekilde insan da şu kainat sergi salonunda, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini ilan edip duyurmak vazifesi ile memurdur. Bu duyurmak ve ilan etmenin en somut sembolü "SÜBHANNALLAH" ve "ELHAMDÜLİLLâH" kelimeleridir. Bu yüzden bu kelimeler, Kur'an ve namazın çekirdeği gibi her yerinde söyleniyorlar. Yani insan, kainat yüzünde tecelli eden, ALLAH’ın isimlerinin bir çığırtkanı, bir dellalı, bir şuurlu seyircisidir.

22 Ağustos 2013 Perşembe

3kurbağa"nefs,heva,vehim"

Nefis, heva ve vehim sadece hazır anını düşünür, geleceği ve sonunu göremez ve düşünemez; bir cihetle hayvan gibidir.
 Nasıl hayvanda akıl ve basiret olmadığı için geleceği göremez, her şeyi bulunduğu andır.
 Aynı şekilde insandaki nefis, heva ve vehim gibi cihazlar da geleceği ve neticeyi düşünmez, her şeyi bulunduğu andır.
Mesela nefis, heva ve vehime denilse, "sen şu hazır bir gram lezzeti terk et, sana bir yıl sonra tonlarca lezzetler verilecek." Nefis ve vehim o bir gram hazır lezzeti bir yıl sonra verilecek tonlarca lezzete tercih eder. Zira nefis bir yıl sonrasını düşünüp muhakeme edemiyor; o sadece bulunduğu anı düşünüyor.
 
Bu durum ceza noktasında da aynıdır.
 
Nefis ve vehme denilse ki, şimdi sana bir tokat atalım ama bu tokata mukabil bir hafta sonraki büyük bir azaptan kurtulacaksın. Nefis ve heva hazır bir tokata razı olmaz;
 çünkü o tokatı hemen yiyecek. Buna bedel bir hafta sonraki azaba maruz kalır ve zarar eder.

20 Ağustos 2013 Salı

peşindeyim yar


odalarda ışıksızım
katıksızım,viraneyim..
seni sensiz duvarlara yazan benim divaneyim
kanım aksınki..
terketmem seni,peşindeyim yar
ellerimsin gözlerimsin inanmazsın yar
ben perişan günlerim dar anlamazsın yar
bir ömür bu zindanlarda
ellerimsin gözlerimsin mahkumum sana
dawalı ben dawacı ben
yorgunum bu celselerden
dargınım sana(rüyalarıma gelmiyon:((
posta posta selavatlar dualarda yar
ben perişan günlerim dar tekbeni anlayansın yar
mh

18 Ağustos 2013 Pazar

esir olma

İnsan bitkilerle ve hayvanlarla ortak yönleri olan bir canlıdır. Bitkilerdeki beslenme, büyüme ve üreme kuvveleri hayvanda ve insanda da vardır.

 Hayvanlarda bulunan ve insanlarla ortak olan üç kuvve vardır: Şehvet (hayatının yemeye içmeye ve neslinin devamı için karşı cinse arzu duymak); Gadap (kendine zarar verecek şeyden kaçma veya zararlı şeyi bertaraf etme eğilimi )
ve akıl (iyi ve kötüyü, faydalıyı ve zararlıyı fark etme kabiliyeti) kuvveleri vardır.

Bütün bu kuvveler hayatın devamı için gerekli olan şartlardır. Fakat insanda bu kuvveler imtihana medar olmak için sınırsız bırakılmıştır. Bu nebatî ve hayvanî hissiyat ve kuvveler bazen o kadar kabarmakta ve şişmektedir ki, akıl, kalp ve ruh gibi insanî taraflarımıza galip gelebilmektedir. Bu yüzden insan inanılmaz hırs, ihtiras ve tutkuların ve akıl almaz öfke, nefret ve zulmün esiri olabilmekte
ve akıldan mahrum bir canavar gibi davranabilmektedir.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

boğulmak derecesinde olan insan

İnsan, bir taş gibi varlığa karşı duyarsız olmadığı gibi,
 bir ağaç ve hayvan gibi de kainatla ilgisi sınırlı değildir. İnsan diğer bütün varlıklardan farklı olarak bütün kainatla alakadardır. Yağmurla, depremle, sinekle, inekle, atomla, yıldızla ve hakeza bütün varlıklarla alakadardır. Onlardan gelen güzel şeylerle mutlu olduğu gibi, menfi şeylerle de huzursuz ve mutsuz oluyor.
Olay ve hadiselere kader canibinden bakmayan
ve her şeyi sebepler çizgisinde gören insanlar için bu alakadarlık, bir huzursuzluk kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Her olay ve hadiseye Kur'an ve sünnet perspektifinde bakanlar için ise,
bütün olaylar ibretle izlenmesi gereken birer tefekkür tablosudur.

aracı

Bir padişah riayetinin maaşlarını bizzat dağıtmaz da memurları yoluyla verir.
 Ama herkes çok iyi bilir ki, bu maaşları o memurlar kendi ceplerinden yahut kasalarından vermezler. Onlar, padişahın izzetine perde olmuşlardır ve bu paraları onun namına vermektedirler.
Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, sebepler eliyle gelen nimetleri o sebeplerin kendi malları, maharetleri ve ihsanları olarak değil, ALLAH’ın birer ikramı olarak görür ve sebeplerin birer perde olarak, birer vasıta olarak görevlendirildiğini bilir.
“Tabiat bir san'at-ı İlahiyedir, Sâni' olmaz.. bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz.. bir nakıştır, nakkaş olamaz. ...”