30 Eylül 2013 Pazartesi

şükür mutluluk iksiri

Şükrün nimeti çoğaltması, ille de maddi nimetlerin çoğalması şeklinde değildir. Bir mümin ne kadar şükrederse, hakiki nimet olan sevap ve cennetteki makam da o kadar çoğalır. Bir gafil de ne kadar şikayet ederse, günah ve azabı da o kadar ziyadeleşir.
Şikayetin musibeti çoğaltmasında şöyle ince bir sır da var; nasıl kırık el ile düşmana yumruk atmak ona ceza değil bir ödüldür, aynı şekilde musibetten dolayı isyan edip morali bitirmek de insanın kendi kalesine gol atması gibidir. Yani musibetin en güzel ilacı olan moral ve teselli şikayet ile bitiriliyor ve insan manen bir çöküntü içine düşüyor. Bu da musibeti ikileştirip ziyadeleştiriyor.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Her varlık ALLAH’ın mülküdür.

Tevhid, birleştirme, birlikte düşünme demektir.
Meleklerden, hayvanlara, insanlara kadar bütün canlılar hayat sahibi olmakta birleşirler. Bunlardan birisine hayat veren ancak tümüne hayat veren zat olabilir. Bütün canlılar rızıklanmakta birleşirler. Denizdeki bir balığı kim rızıklandırıyorsa, şehirlerde insanları, ormanlarda ceylanları da o rızıklandırmaktadır.

Her varlık ALLAH’ın mülküdür. Tevhid nuru şu âlemi tek elden idare edilen bir memleket olarak gösterir. Bu memleket-i Rabbaniyenin her tarafında tevhid bayrakları sallanmaktadır. Şu geniş âlemdeki her varlık bir tevhid bayrağıdır, ALLAH’ın mülkünde asla şerike yer olmadığını ilan eder.

Bütün canlıların rızıklanmasını tevhid nazarıyla düşünen insan, kendisinin de o sofrada bir misafir olduğunu düşünmeli, RABBinin bütün canlılarda olduğu gibi onda da REZZAK ismini tecelli ettirdiğini nazara almalıdır.

Ülkenin sınırları genişledikçe hâkimiyet güçleşir, bazı şeyler gözden kaçabilir. Ama CENAB-I HAKK ehadiyetiyle her varlıkla -tabir yerindeyse- birebir ilgilenir. Böyle olunca her varlık her an O’na ihtiyacını arz edebilir.

nurani ipi tut

Kafirin maddi dünyası ya da gafil birisinin şu dünyadaki hürmet ve gayreti, gayet asılsız ve dayanaksızdır. Zira kafir ya da gafilin bütün sermayesi ve dünyası, bulunduğu an-ı seyyaledir.  Sahip olduğu her şey bu dar ve ince zaman diliminin içine hapsolmuştur. Bu zaman dilimi ise çok hızlı bir şekilde fena ve zeval denizine dökülüyor.

An-ı vahid, An-ı Seyyale: Kelime olarak gelip geçici az bir an ve az bir zaman anlamına geliyor. Seyyale, bir şeyin süretle akıp geçmesine kinayedir. Yani zaman denilen şey öyle bir süretle gelip geçiyor ki,  suyun süratle akması gibi akıp gidiyor, demektir. İşte kafirin bütün sermayesi bulunduğu bu an-ı seyyaledir.
 
Bu tabirlerin hepsi zaman kavramının şimdiki boyutunun darlığına ve kısalığına işaret içindir. İnsanlık, zamanın şimdiki boyutunun en alt birimi olarak saliseyi kullanıyor. Salisenin de elbette alt birimleri vardır. Onları da görebilse idik, zaman ve varlık dediğimiz şeyin ne kadar az ve dar bir alanda hapsolduğunu görecektik.
Dünyanın süfli ve adi şeyleri peşinde koşanlar bu hakikati idrak etselerdi, gelip geçici olan bu süfli şeylere ehemmiyet vermezler ve bel bağlamazlardı.
İnsan şayet nefis ve heva cihetinden yaşayıp, ömrünü haramlarda geçirir ise, bir cihetle yokluk hesabına ve hiçlik dünyasında yaşamış demektir. ALLAH için olmayan bütün anlar ve saatler bir hiç ve yok hükmündedir. Sadece günahlarını ve sorumluluklarını insanın beline sararlar, bunun dışında küfür ve haram dairesi tamamen bir an-ı seyyale olup yokluğa akıyorlar.
Öyle ise bu fani ve gelip geçici maddi hayatımızı ebedi ve nurani bir şekle çevirmemiz gerekiyor ki, bunun yolu da ALLAH’ın hesabına ve onun razı olduğu şekilde yaşamaktır. Yani kim hayatında ALLAH’ın isim ve sıfatlarını yaşar ve o nurani iplere yapışır ise, o zaman bekaya ve saadet-i ebediyeye mazhar olur, demektir. ALLAH için bir an, ebedi bir saadet vesilesidir.
Yokluk denizinden ancak nurani ipler hükmünde olan  ALLAH’ın nurani isimlerine yapışmak sureti  ile kurtulabilinir. Gerçek hürmet, gerçek hamiyet ve gerçek kardeşlik ALLAH için olanıdır, nefis ve dünya hesabına olanların hiçbir değer ve kıymeti yoktur. 
 
ekim ayının sonuna kadar 
  "İNNA FETAHNA LEKE FETHAN MÜBİNA"
cekilecek  inşALLAH 
hacet  namazını kılanlar
nıyeti  (katılan enaz 100 tane çekene ve encok  çekene
iman,  saglık ,sıhhat,afıyet huzur iki cihanda saadet ve selamet, ALLAHIN rızası ,firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması ) olacak inşALLAH

 

27 Eylül 2013 Cuma

madde aynı

Eğer,  kainattaki varlık ve olayları, bir Alimin ilmiyle, bir Müridin iradesiyle, bir Kadirin kudret ve takdiriye ve bir Kerimin ikramıyla meydana geldiği kabul edilmez ise, bu durumda her şey fiziki kanunlara ve tabiata havale edilecektir. Fiziki kanunlara göre de bir eşeğin kulağı
 
bizden ve bize ilim öğreten herkesten daha akıllı olurdu. Çünkü, insanın akıl merkezi beyin olarak bilinmektedir. Hafıza dediğimiz yer ise, beynin bir buğday tanesi kadar olan kısmıdır. Bütün bilgilerimiz bu hafızada toplanmaktadır.

Yani atomlardan meydana gelen bir buğday tanesi bizim hafızamızı meydana getiriyor, demektir.

 Her şeyi böyle fiziki kanunlar ve madde ile izah ettiğimiz takdirde eşeğin kulağı hafızamızın teşkil ettiği maddenin kaç katı ise,  bilgi depolama kabiliyeti de o derece olması lazım gelirdi. Bu ise değil sadece bizim hafızamızı, bizim gibi binlerce insanın hafızası kadar demektir. Çünkü beynimizi meydana getiren madde ile eşeğin kulağını meydana getiren madde aynıdır;  Atomlar...
"İ'lem eyyühe'l-aziz! şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri:
"Yahu, şu koyun veya inek, eğer KADİR ve ALİM-i EZELinin nakşı, mülkü olmuş olsaydı, bu kadar miskin, biçare olmazlardı. Eğer batınlarında, içlerinde ALİM, KADİR, MÜRİD bir SANİİN kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı" diyen ve cinni şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insi!
CENAB-I HAKK, herşeye layıkını veriyor. Ve maslahata göre veriyor. Eğer atası, in'amı bu kaideden hariç olsaydı, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha alim olması lazımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek herşeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader, herşeye bir miktar ve o miktara göre bir kalıp vermiştir. Feyyaz-ı Mutlaktan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malümdur ki, dahilden harice süzülen cüz-ü ihtiyari mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesiyle, hakimiyet-i Esmanın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahaza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir. "(mesnevi zerre)
 
 

25 Eylül 2013 Çarşamba

3 yolun var

"Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok."
(Kabirden kast edilen şey; insan cesedinin gömüldüğü iki metrelik çukur değil, ebedi hayatın ilk başlangıcı olan berzah alemidir. Yani; kabir alemi ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur, anlamındadır.

"Herkes ister istemez buraya girecek." tabirinde ise; insanlığın ruhlar aleminden, anne karnına, oradan dünyaya, oradan kabre, oradan haşre, oradan mahşere, oradan sırata ve en nihayetinde cennet ve cehenneme gideceği zorunlu yolculuğa işaret ediliyor. Bu yolculuktan kimse kurtulamaz, her insan bu süreci yaşamak zorundadır.)
Birinci yol
müttaki, salih ve direkt cennete giden Müslümanların yoludur.
İkinci yolda gidenler,
 iman edip imanın gereği gibi yaşamayan gafil ve günahkarların yoludur. Bunlar her ne kadar günahkar olup kabir ve cehennemde azap görecek de olsalar, kafirler gibi ebedi cehennemde kalmayacaklar.
 
Üçüncü yol
kaffe ehl-i inkarın yoludur. Bunlar Yahudi, Nasara, Mecusi, Sabii, Müşrik ve diğer bütün kafir guruplardır. İslam ve imanı kalp ile tasdik etmeyen herkes bu üçüncü yolun yolcusudur.
 
“Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muamele görecek.”
 
"Ben kulumun zânnı üzereyim" hadis

Kâfir, ebediyyen yok olacağına inanıyor, o inancın gereği olarak daha dünyada iken ebedi yokluğun ızdırâbını yaşıyor. Hakikatte olmayan bir cezânın, acı ve ızdırâbını daha dünyada iken, ruhunda ve vicdanında yaşıyor, yaşıyacak demektir.
Şöyle bir misal verelim; On sene sonra bir trafik kazası geçirip, arabanın altında ezileceğini düşünen ve buna tam inanan bir insan farzedelim. Bu kişi daha on sene gelmeden her gün o kazayı kendi dünyasında defalarca yaşayacaktır. Halbuki, böyle bir kaza ise gerçekte yoktu. Sadece kendi zihninin ürünüydü.

Yerlerin ve göklerin altı günde yaratılmasının hikmeti nedir?

“RABBiniz, semavat ve arzı altı günde yaratan,…, ALLAH’tır.” (A'râf, 7/54)
Ayetin başında RABB isminin geçmesi ayrı bir önem taşır. Zira terbiye, kademeli olarak yapılır. Bir anda yaratmaya terbiye denmez; halk denir, ibda denir.
Tefsir âlimlerinin büyük kısmı,
 altı gün ifadesinin, bizim bildiğimiz yirmi dört saat hesabıyla olmadığını ifade eder ve derler ki, arz ve semanın henüz bulunmadığı bir safhada, yer kürenin kendi etrafındaki dönmesi manasındaki bir “gün”den söz edilemez.
Gün ifadesi, devir manasınadır. Sema ve arz, ezel ve ebede nazaran altı gün sayılacak kadar altı dönemde yaratılmışlardır.
Bir anda değil de altı devrede yaratılmanın çok hikmetleri zikredilir. Bunlardan birisi de, “bir anda yaratılmanın bazılarınca tesadüfe verilebileceği, mahlukatın safhalar halinde terbiye görerek, sonunda insanın misafir olacağı en güzel bir saray şeklinde terbiye görmesinin ise ancak ilim, hikmet ve rahmet ile olabileceği, bunların ise tesadüfe verilemeyeceği” şeklindedir.
 
Kâinat bir anda yaratılsaydı insan bu safhalardan geçmeyecek, kemal yaş olan kırk yaşında hiçbir şey bilmeyen bir büyük çocuk olarak ortaya çıkacaktı. Ve ona bütün bilmesi gerekenler de, meleklerde olduğu gibi, bir anda verilecek, terakki ve tekâmül kapısı kapanacaktı.
Bilindiği gibi, CENAB-I HAKK’ın Zâtî isimleri yanında sayılamayacak kadar çok fiilî isimleri de vardır. Birbirinden farklı olan her fiil ayrı bir ismin tecellisini netice verir. Rızık vermek ayrı, hayat vermek ayrı bir fiil olduğundan, birincisinin icra edilmesiyle REZZAK ismi, ikincisinin icrasıyla da MUHYİ ismi tecelli etmiştir. İşte âlemin ve onda yaratılan bütün canlıların geçirdikleri her bir safha, ayrı bir İlâhî fiildir ve ayrı bir ismin tecellisine hizmet etmektedir.
Bu safhalar bire indiğinde birçok isim tecelli etmeyecek demektir. Sadece, kâinatın ilk meyveleri olan bitkilerden bir örnek vermekle yetinelim. Bu örneği diğer bütün canlılara ve kâinatın tamamına teşmil edebiliriz.
CENAB-I HAKK, bir ağacın bütün özelliklerini bir çekirdek içinde, Üstad'ın ifadesiyle, manevî kader kalemiyle yazıyor. Bu ayrı bir fiildir. Sonra, o çekirdeği açıyor. Bu da yine farklı bir fiildir. O çekirdeğe neşv ü nema veriyor, onu büyütüp geliştiriyor. Bunlarda yine ayrı birer fiildirler. Sonunda o ağacı kemal noktasına getiriyor ve orada durduruyor. Bunlar da yine farklı işlerdir. Ağaçtan meyve çıkarıyor. Ve o meyvenin içine ağacın bütün plan ve programını yerleştiriyor. Bunlar da yine birbirinden ayrı harika fiillerdirler. Bütün bu farklı fiiler, farklı isimlerin tecellisini netice verirler. Ağaç bir anda yaratılsaydı bütün bu fiiller yerine, sadece, “yoktan yaratma” fiili icra edilecek ve diğer isimler tecellisiz kalacaktı.
O zaman yeryüzünde ne civciv görebilecektik, ne kuzu. Bitkiler âleminde ise fidanlardan hiç söz edilmeyecekti.

24 Eylül 2013 Salı

yanlışlara perde, şefkatine vasıta

Nasıl bir çocuk elini kızgın sobaya götürürken, anne,
şefkatinden çocuğun eline bir tokat atar, çocuk hatasını anlar ve annesinin kucağına atılır.
 Aynı şekilde; insan da bu çocuk gibi günah ve haramlara giderken, ALLAH; Celal ve Kahhar isimlerinin tecellisi ile insana tokat mesabesinde olan musibet ve sıkıntılar verir ki, insan bu İlahi korku ile harama gitmekten vazgeçer.

 Yani; ALLAH’ın insanları korkutması ve şiddetle tehdit etmesinin altında, şefkat ve merhamet manası hükmediyor. İnsanın kalbindeki ALLAH korkusu, insanın yanlışlara gitmesine bir perde, şefkatine sığınmasına bir vasıta oluyor. Çocuğun tokat vasıtası ile annenin şefkatli sinesine kaçması gibi, insan da ALLAH korkusu sayesinde, ALLAH’ın eşsiz rahmet ve merhametine sığınma ihtiyacı hissediyor.

İşte, insanın kalbindeki ALLAH korkusu, şefkate ve Hakk'a çeviren bir vasıta olmasından dolayı sevimli ve lezzetli bir korkudur. Yani insan bir zalimden korkar gibi dehşetli ve ümitsiz bir korku içinde değil; tam aksine ümitli ve lezzetli bir ürperti ve korku içinde bulunuyor.
İnsanın kalbindeki ALLAH korkusu, böyle ümitli ve lezzetli olursa, muhabbet ne denli ümitli ve lezzetli olur, kıyas edilsin diyor.
ALLAH korkusu ne kadar da lezzetli ve ümitli de olsa; ALLAH sevgisi ile kıyasa gelmez.

22 Eylül 2013 Pazar

heyy gizli özne

 Nefsin anlamadığı veya anlamak istemediği ve dolayısıyla ahmaklık ettiği hallerden biri şudur;
bütün alemleri yarattığı gibi, kendisini de sanatlı bir şekilde yaratan bir zatın varlığının çok açık delilleri olduğu halde onları görmezden geliyor. O, açık olan delil ise şudur; kendisinde tecelli eden kanunlar, bütün varlıklarda, varlıkların cinslerinde ve fertlerinde göründüğü ve bu da tek bir zatın varlığına apaçık bir delil olduğu halde, bunları görmezden geliyor. Hâlbuki hepsinde aynı kanun tecelli etmesi gösteriyor ki, tesadüf yoktur. Tek bir elden çıkmıştır. Bunu inkar etmekle de yetinmiyor, aynı zamanda bu açık delilin içinde kendisini gizlemeye çalışıyor. Herkeste aynı tecelli, cilve ve kanunun olmasını bir ihmalkarlık olarak yorumluyor.

Kendisini, yaptığı fillerin içinde, gizli özne gibi görüyor.

Zira tecelliyatın genişliğini ve her tarafı ihata etmesini tek bir zatın eseri olamayacağını akıldan uzak görüyor ve bunu da imkansız gördüğü için böyle bir zat yoktur diyerek inkâra gidiyor.

Her şey ALLAH'a delil iken tam tersine ALLAH'ın yokluğuna delil görüyor.

 Bu ise şeytanı dahi utandıracak bir haldır. Zira kendi kendini kandırıyor.

21 Eylül 2013 Cumartesi

elinde imiş gibi

İnsan, kör hırsı ile, her şeyi elde etmeye koşar. Sanki bütün mülkün idare ve tasarrufu, elinde imiş gibi hareket ediyor.
Halbuki insan, en basit ihtiyacını karşılayamayacak kadar aciz ve zayıftır. Hırs ile talep ettiği şeyleri, eline geçiremeyince, hayattan kopuyor ve ümitleri tükeniyor.

Hırs, kainata konulan sebepler zincirini atlayarak, neticeye ulaşma çabasıdır. Tarlayı ekmeden, sulamadan, mahsulatı arzulamak gibi bir duygudur. Böyle bir duygu ile; asla ve kat'a başarı elde edilemez. Başarı elde edemeyince, hayattan beklentileri ve umutları tükeniyor ve ümitsizlik hastalığına düşüyor.
Üstad'ın dediği gibi, ifrat tefriti doğurur. Hırs dünya malına karşı aşırı istekli olmak iken; neticesi ümitsizlik ve tembelliktir.

20 Eylül 2013 Cuma

masumuz haa

 İnsan gaybı bilemez; karşılaştığı olayın yalnızca bir yönünü görür ve o yönüyle doğru bir değerlendirme yapması da zordur. ALLAH’ın yarattığı kaderde sebepler de sonuçlar da şahit olunan süreç de çirkinlikten, eksiklikten, kusurlardan münezzehtir, zulmedici değildir. Şer gibi görünen de batınında güzellik ve hayır içerir. İnsan, olayların zahirinde kalır zulmeder ancak ilahi kader gerçek sebeplere bakar, adildir.
 
İnsanlar zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin ayn-ı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle(hırsızlıkla) mahkûm edip hapsetti. Halbuki sen sârık(hırsız) değilsin. Fakat kimse bilmez gizli bir katlin(cinayetin) var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.
İşte, şey-i vâhidde(tek şey) iki cihetle kader ve icad-ı İlâhînin(ALLAH’ın yaratması) adaleti ve insan kisbinin(çalışmasının) zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyas et. Demek, kader ve icad-ı İlâhî, mebde’(başlangıç) ve müntehâ(sonuç), asıl ve fer(detay)’, illet(sebep) ve neticeler itibarıyla şerden(kötülükten) ve kubuhtan(çirkinlikten) ve zulümden münezzehtir.” Kısaca; “beşer zulmeder, kader adalet eder.
 

18 Eylül 2013 Çarşamba

salavatın vazifesi

Makam-ı mahmud
 PEYGAMBER EFENDİMiz'in (a.s.m.) ALLAH indinde medhe müstehâk, layık ve senâ edilmiş olan, şefâat-ı uzmasıdır.
 CENAB-I HAKK kullarının kurtulması noktasında, en yüksek şefâati ve mâkamı diğer Peygamberlere nisbeten, Resul-ü  Kibriya'ya vermiştir. İşte biz bu şefâati uzmaya Makam-ı mahmud diyoruz.
 Nasil ki; O'nun dini olan İslamiyet ile bütün insanlık, maddi ve manevi huzur, sürur ve sâadete kavuşmuş ve bu saadet diğer nebilere göre en yüksek ve en büyük mâhiyette ise; PEYGAMBER EFENDİMiz'in (a.s.m.) şefâat-ı uzmâsı da ahirette, o kadar külli, geniş ve dâimi olarak tezâhür edecektir.

 Bu mâkam-ı mahmud ya da şefâat-ı uzmânın liyâkatı için de, Resul-ü Kibriyâ'ya bol bol dua, salat ve salavat icâp etmektedir. Bunlar ise, o sofraya yapılan davete, bir çeşit icâbet şekilleri ve usulleridir.

İşte bu nokta-i nazardan, salavatın nereye baktığını, nasıl bir vazife ifâ ettiğini ve neticesinin ne olduğunu şuuren bilen insanlar, o salavata ve salâta ehemmiyet verirler ve devam ederler.
"en büyük hissedar ben olayım inşALLAH) Mh amin

yol & yolcu

 İslam yolu yüzde yüz kurtuluş yoludur,
 ama o yolda yürüyen Müslüman için böyle bir kesinlik söz konusu değildir. Öyle de, küfür yolu, yüzde yüz helak yoludur, ama o yolda yürüyen kafir veya fasık için durum öyle değildir; bir ihtimal kurtulabilir
 
farzları yerine getirmek, yolu yüzde yüz necat verir,
 ama farzları yapan kişi yüzde yüz necat bulur, denilemez. Zira bir insan, hayatını farzlara uyarak geçirmiş olsa bile,  yüzde yüz kurtuldum diyemez.
Çünkü, insanın son durumunun nasıl olacağını ALLAH bilir.

Bu yaklaşım aynı zamanda insanı, ucb ve fahr gibi manevi hastalıklardan da kurtarır. Onun için büyük evliyalar imansız kabre girmekten titremişler. İkincisinde de küfür yolu yüzde yüz helakettir. Onda kurtuluş ihtimalı yoktur.
Yani yolda kurtuluş yok,  ama küfürde giden adamın, yüzde bir de olsa tövbe edip imana dönme durumu olabilir, kurtulabilir.  Bu da mutlak ümitsizlik hastalığına bir merhemdir.

Yani insan, hayatta, ümit ve korku dengesinde olması gerekir. 

17 Eylül 2013 Salı

ohh cok şükür tek söz sahibi ALLAH

"melekler korusun"haşa ALLAH emretmedikçe kendilerini bile koruyamazlar
Kainattaki hiçbir sebep ve bu sebebe vekalet ve nezaret eden melek, ALLAH’ın yaratmasına ve Rububiyetine ortak ve şerik değildir. Bu sebepler ve melekler, sadece ALLAH’ın sanat ve eserlerini ilan eden ve bu sanatlarda tecelli eden isim ve sıfatları seyredip okuyan müşahitler ve gözlemcilerdirler.

Sebepler, ALLAH’ın sanatlarını mazhariyet noktasında ilan ederken, bu sebeplere vekalet eden melekler de bu sanatları okuyup dellallık ediyorlar. Yani o sebep üstünde tezahür eden isim ve sıfatları gözlemleyip o sebeplerin fıtri bir şekilde yaptığı tesbih ve zikirleri şuurlu bir şekilde ALLAH’a takdim ediyorlar.
Nazır müşahitler tabiri bu manaya işaret ediyor.

İnsanların hükümetinde memurlar acizlikten dolayı vardır; ama ALLAH’ın kainattaki tedbir ve idaresinde memur olan sebep ve melekler, sadece bir müşahit yani gözlemci ve sadece bir perde olmak için vardırlar. Yoksa -haşa- ALLAH’ın tedbir ve terbiyesinde asla söz sahibi değildirler. 

mühür ve imza

Nasıl bir otomobil fabrikası, her ürettiği arabanın üstüne amblemini ve sembolünü yerleştirir, amaç bu ürünün ve arabanın hangi fabrika ya da şirkete ait olduğunu bildirmektir.
 İşte aynı fabrika mamulü olan arabaların, fiziki benzerlikleri ve amblemleri tevafukları olmuş oluyor. Bu tevafuklarda yani benzerliklerde, fabrika ve şirketi tanıtıp ona işaret ediyor.

Aynı şekilde nev, burada tür ve cins anlamındadır. Kainatta her bir cins ve tür arasında ortak noktalar ve benzer yönler vardır.
Mesela; ayılar bir türdür,
 bu tür içindeki her bir ayının azaları ve fiziki yapıları birbirinin aynıdır. Yırtıcı pençe ve keskin dişler, onların tevafuk ettiği ortak azalarıdır. Bu da usta ve sanatkarın tek ve bir olduğuna işaret ediyor. Her ayının aynı ve ortak özellikleri, bir nevi usta ve sanatkarın mührü ve imzası hükmündedir.

15 Eylül 2013 Pazar

yavaşş yavaşşş

 Bir arkadaşınızın çok şefkatli biri olduğunu düşünüyoruz. İnsanlara karşı, hayvanlara karşı, hatta bir karıncaya varıncaya kadar...bunu yapmak yaradılış gereği olsa gerektir. Yaradılışın gereğini yapmamak, gayrı fıtri yani fıtri olmayan şeylerin yavaş yavaş bizi sardığı neticesi verebilir. Şefkat gösterilmesi gerekmeyenlere de şefkat gösterilmesi ve bunun devam ettirilmesi yavaş yavaş fıtri olan şefkati ortadan kaldırır. Şefkatsizlik insanda asıl, şefkat göstermek tali konumuna geçebilir. Belki de şefkatlilik durumu yok olmayla gitgide o latif hissiyatın ölümüyle sonuçlanabilir. Demek ki gayrı fıtri bir şeye niyet edip yaptık mı ve bunu daimi kıldık mı artık yavaş yavaş o fıtri halimiz ortadan kalkar, bir cihette ölür.

"İnsan eğer inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar." 

benim muhabbet bir numara muhabbet:)

"CENAB-I HAKK ın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur.
Birisi yukarıdan aşağıya nâzil olur; diğeri aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:"

"Bir insan en evvel muhabbetini ALLAH'a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla ALLAH'ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, ALLAH'a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder."


  "İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini ALLAHı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ-yı ismiyle tamamen cezb eder,
 helâkete sebep olur. Şayet ALLAH'a vâsıl olsa da, vüsulü nâkıs olur."
Birinci kısım olan muhabbet; evvela ALLAH'ı sever ve ondan dolayı da mahlukatı sever. Bu yol daha selametli bir yoldur.

İkinci yol olan muhabbet ise; risklidir, denmektedir. Zira kesretten vahdete giden bir yol takip edilmektedir. Halbuki, birinci yolda vahdetten kesrete doğru bir yol takip ediliyordu.

Bütün sebeplerden ALLAH'a doğru yollar açmak elbette ki kolay değildir. Her kimden gelirse gelsin, bütün iyilikleri ve ihsanları, her kimde bulunursa bulunsun bütün güzellik ve kemâlâtı sebepler perdesini yırtarak, bütün bunlar ALLAH'tandır demek, şüphesiz ki kolay değildir. Sebebe takılma ve neticeleri sebepten bilmek gibi bir risk ve tehlike her zaman için söz konusudur.

İkinci muhabbet tarzı ile giden adamın önüne kuvvetli ve cazibeli bir sebep çıkarsa, bu sebepte takılıp neticeye gidememe riski oluşur.
 Bu kuvvetli sebep her insanda farklılık arz edebilir. Kimisi için evlat, kimisi için gençliği, kimisi için eşi, kimisi için arkadaşı hatta kimisi için peygamber bile olabilir. Hristiyanların Hazreti İsa (as)'da boğulup helak olmaları buna güzel bir örnektir. Gulat-ı Şia’nın Hazreti Ali (r.a) şahsında helak olmaları da buna dahildir.