6 Şubat 2013 Çarşamba

ya kafir ölseydim..?

37 yıl ateist bir düşünce ile yaşayan ve günün birinde bir Risale-i Nur dersine denk gelen ve neticesinde hayatının nasıl değiştiğini ifade eden sözleri ihtiva eden mektubu sizlerin bilgisine sunuyoruz.
Sevgili kardeşim serkan,
Ben 37 senemi darwinizme ömür tüketmiş olan, hayat tabularımı onların üzerine kuran ve böyle bir hayat geçirmiş olan ben şimdi anlıyorum ki bomboş bir hayat geçirmişim…
Bunu nasıl anladın diye sorarsan bir gün arkadaş ve karakter olarak çok sevdiğim,inanç ve düşünce olarak nefret ettiğim Tolga kardeşimin mekanında hasbel kader seni dinledik. orada dinlediğim dersten olacak ki inandığım yolda şüpheler oluştu. sonra o inançlı arkadaş tolga beni senin kahvehanedeki sohbetine getirdi. işte nolduysa o anda oldu.
Gırtlağımdan içime doğru sıcaklıkla beraber pişmanlık,acizlik..
Böyle bir hissiyat oluştu. içimde deprem üstüne deprem oluştu. ilk çay molası verdiğimizde kendisini küçük ve aciz gördüğüm arkadaş gözümde dağ oldu ve sevgisi bir kat daha arttı. serkan kardeş serkan kardeş benden yaşça küçük olmasına rağmen benim hayatım boyunca unutamayacağım en önemli inanç meselelerini,ALLAH’ı,peygamberi,insanlığı ve insan olmanın ne demek olduğunu bana sen öğrettin.

Ben ki her gün 4-5 gram kokain ve her türlü uyuşturucunun esiri olmuş hollanda hastanesinde tedavi olmaya karar verdim. hastaneye yattım ki kan tahlili ve tetkiklerde araştırmalarda hasta olduğum anlaşıldı.
pankreas kanseri olmuşsun dediler ve ciğerime sıçramış. oradaki doktorlar en çok iki sene yaşarsın diyorlar. ama inan bana serkan kardeşim hiç umrumda değil.
Umrumda olan tek şey ya RABBimi tanımadan ölseydim?

Bana bunları farkında olmadan öğrettiğin ve vesile olduğun için sana minnettarım!
Benim saf ve temiz kardeşim tolga sanki anlamış gibi bana hastalar risalesini hediye etti. O küçük sayfalar,benim büyük rahatlamama yol açtı. Hele o beraber olduğum ve beraber kıldığımız sabah namazı..Kadınlar gibi ağlaştığımızı hiç unutmuyorum..
Kardeşlerim benim! Sizin yaptığınızı benim karın kardeşlerim,kan kardeşlerim yapmadı.

Bana CENAB-I ALLAHı yolunu daim etsin! Bugün manisadan 200 adet küçük sözler aldım hollanda’da dağıtmak üzere.. Ben de sizin gibi bu son günlerimde hizmet etmeye nasip olurum. Serkan kardeşim bana sakın üzülme! acıma da.. Hastayım diye sevin! dua et ki ALLAH beni seviyormuş.. ya kafir ölseydim..?
Ben ayın 10unda hastahaneye yatacağım. tedavisi olmasa da acı çekmezsin dediler. serkan kardeş ben daha önceki hayatımdan dolayı çok pişmanım o yüzden de hanımdan da ayrıyım ve çocuklarımı da göremiyorum. Ve daha bir sene daha görmeme cezam var. Şimdi senden son isteğim ve arkadaşlarımdan bana gönülden samimi olarak çok dua edin ki aileme ve çocuklarıma kavuşup onlara da bu yolun güzelliğini anlatayım.Artık bu saatten sonra türkiye’ye vize alamam. Belki dünya gözüyle birdaha görüşemeyeceğiz. Ebedi hayatta görüşme ümidiyle.. CENAB-I ALLAH dilinize ikna versin! ALLAH’a emanet olun! Hakkınızı helal edin!

sizi seven hollandalı kardeşiniz..

5 Şubat 2013 Salı

imtihana giren terler

Bu dünya imtihan yeri
ve bizde imtihan edildiğimize göre mutlaka terleyeceğiz.
ALLAH haberlerimiz ortaya çıkıncaya kadar bizi değişik vesilelerle imtihan edeceğini bildiriyor.( kur’an 47/31).
Çok farklı ve ciddi imtihanlardan geçirileceğimiz kısacık dünya hayatında imtihanı en kolay şekilde verip hem dünya da hem ahirette saadete kavuşmanın yolu gönüllü terlemeye talip olmaktan geçiyor. ALLAH’ın emirlerindeki tatlı külfete katlanmayıp tembelliği seçenler aslında çok daha zor olanı seçmiş oluyorlar.
Hem dünya da çok daha fazla terliyorlar hem ahirette ebediyen terleyecekler.

ALLAH her insana imtihan vesilesi olarak, her biri kâinat değerinde birçok cihaz takmış. Bu cihazları ebedi hayatı kazanmamız için vermiş. En güzeli ve kolayı bu cihazları ALLAH’ın bize emanet ediş gayesine uygun kullanmak. Çünkü her şey onu yaratan RABBinin ona yüklediği görevi yapmakla mutlu oluyor. Aksi halde ilk anda mutlu olacağı zannedilse bile hemen ıstırap başlıyor.

Bize emanet edilen cihazları veriliş gayesine uygun kullanmak ilk bakışta nefsin hoşuna gitmese de, sonraları ne gibi hayırlara dönüştüğünü ve ne gibi zararlardan bizi koruduğunu fark ediyoruz.
Merak, endişe, inat, korku gibi ebedi hayatı kazanmak için verilen hisleri yerinde kullanmadığımızda başımıza ne gibi belalar getirdiği malum.
Nefsimize mağlup olup gönüllü terlemeyi seçmediğimizde hem o an yaşadığımız acılar, akıttığımız terler çok daha fazla oluyor hem her geçen gün o yanlıştan vazgeçmek için akıtmamız gereken ter miktarı artıyor. Sigarayı bırakmak için akıtmamız gereken ter başlamamak için akıtılan terden çok daha fazla. Sigaranın verdiği maddi manevi zararlardan dolayı akıttığımız ter başlamamak için akıtılan terden çok daha fazla.

Ama insan vaktini hayırla doldurmazsa ve günaha yaklaştıran malayani ve lüzumsuz işlerden kendisini korunması da pek mümkün görünmüyor. Bu konuya dikkat çeken bir hadis:

Kulun bütün düşüncesi âhiret olursa, ALLAH onun işini derli toplu yapar. Gönlünü zengin kılar. Artık o kimse zengin yatar, zengin kal­kar. Şayet bütün düşüncesi dünya olursa, ALLAH onun işini dağıtır. Akşam ihtiyaç içinde fakir yatar, ihtiyaç içinde kalkar.

İnsan asıl vazifesi olan kulluk ve şükre devam ederse ALLAH’ın onları daha bu dünyada da nimetlere kavuşturacağı, eğer bunu yapmazlarsa daha dünyada cezalara çarptıracağı bir çok ayette geçer.

Eğer siz iman eder ve şükrederseniz, ALLAH size neden azap etsin! Nisa 147

O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik. A’raf 96

Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) ALLAH çoğunu affeder.Şura 30

O kâfirlerin dönüş yapmaları ümidiyle, onlara en büyük azaptan önce, dünyada açlık, musîbet, esaret, ölüm gibi peşin bir azap tattıracağız. Secde 21

Ayetlerin de açıkca bildirdiği gibi dünya ve ahirette acılara maruz kalmak istemiyorsak, daimi saadet ve nimetlere kavuşmayı arzuluyorsak en kolayı, en fıtrisi ALLAH’a iman ve itaat yolunda tatlı tatlı terlemek.
Bunun alternatifi acı acı ve neticesiz ve çok daha fazla terlemek.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

santral

Et-Tahiyyat
Bütün hayat sahiplerinin hayatları ile ALLAH’a takdim ettikleri zikir ve tesbihleri, insan kendi namına ALLAH’a bu kelime ile takdim ediyor. Bu kelimede böyle bir külliyet bulunuyor.
El-Mübarekat
kelimesi, yeryüzünde ne kadar berekete sebep ve vasıta varsa, hepsine işaret eden özlü bir kelimedir. Mesela tohum ve çekirdekler mübarektir. Yani içinde tonlarca nimeti barındıran ve berekete sebep olan küçük ama bereketli mahluklardır. Bir torba buğday tohumunu tarlaya saçıyoruz, onlarca torba buğday mahsul alıyoruz. Demek o bir torba buğday tohumu mübarektir. PEYGAMBER EFENDİMİZ(asv) ALLAH’a arz-ı ubudiyet ederken, bütün bu bereketleri nazara alıp öyle teşekkür ediyor. Tahiyyattaki mübarek kelimesi böyle ihatalı ve geniş bir manaya sahiptir.
Toprak, hava, su ve ziya bu tohum ve çekirdeklerin annesi ve hamisi olduğu için, onların fıtri bütün ibadet ve tesbihleri bu dört unsurun hesabına ve namına olur.
İnsan da namazında bu manayı düşünerek kendi hesabına arz-ı ubudiyet etmekle yükümlüdür.
“Es-Salavat”
kelimesinde ise, daire biraz daha daralıp, sadece hayat ve ruh sahiplerinin yapmış oldukları tesbih ve zikir tevkil ediliyor. Yani hayatlı ve ruhlu ne kadar mahluk ve bu mahlukların ne kadar zikir ve tespihi varsa, hepsini sana takdim ediyorum diyor es-salavat kelimesi ile. Yine dört unsur bu hayatlı ve ruhlu mahlukata ve onların ibadetlerine ve tesbihlerine dolaylı olarak yardım ediyorlar.
“Et-Tayyibat”
kelimesinde daire ve mana daha da hülasa bir şekle gelerek, sadece kamil insanların ve büyük meleklerin ibadet ve zikri temsil ile tevkil ediliyor. Yani PEYGAMBER EFENDİMİZ (asv) bu kelime ile alim ve evliyaların ve büyük meleklerin yapmış olduğu bütün ibadet ve ezkarı kendi namına ALLAH’a takdim ediyor. Cüzi ibadetini böyle külli bir niyet ile genişletip külliyet kazandırıyor.
Her hususta olduğu gibi bu hususta da bize model oluyor. Yani biz de tahiyyat ile, böyle külli bir niyet ile, cüzi ibadetimize külliyet kazandırabiliriz. Dört unsur için yukarıda yapmış olduğumuz benzer ilişkiyi burada da düşünebiliriz.
İnsanın bütün kainata santral olması bu manayı daha da kuvvetlendiriyor.
İnsan fıtraten bütün kainata santral olamasa idi bu külli vekaleti üzerine alamazdı.

2 Şubat 2013 Cumartesi

iki daire ve iki levha

"Bakınız,

insan âleminde iki daire ve iki levha vardır: Birinci daire: Rububiyet dairesidir. İkinci daire: Ubudiyet dairesidir. Birinci levha: Hüsn-ü san’attır, İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsandır."

Bu kısmı açar mısınız?

Rububiyet Dairesi: ALLAH’ın kainattaki tedbir ve tasarrufunu ifade eder. Yani zerreden güneşe kadar, her şeyin dizgini ve tasarrufu ALLAH’ın elindedir, anlamındadır. Buna şahit ise kainatta görünen hikmet, intizam, inayet, güzel sanat gibi harika fiillerdir. Canlı ve cansız her şeyin terbiye ve idaresi ALLAH’ın elindedir. ALLAH, mahlukatından bu rububiyete karşılık, iman ve ibadet ile itaat edilmesini istiyor.

Ubudiyet Dairesi: Bu daire ise ALLAH’ın Rububiyetine karşı iman ve ibadet ile cevap vermektir. Yani nasıl Rububiyet, iman ve ibadet ile itaati istedi, insan da fıtratının gereği olarak ibadet ve kulluk ile karşılık veriyor. Yani Rububiyet dairesi ALLAH’ı; Ubudiyet dairesi ise insanı temsil ediyor. Bu iki daire bir birini iktiza ediyor.

Birinci Levha: Hüsnü sanat, kainatta yaratılmış her şeyin sanatlı ve hikmetli oluşunun adıdır. Yani ALLAH, kainatı okunup anlaşılması için güzel bir sanat olarak yaratmıştır. Bir kitabın göze göre dizayn edilmesi, göz ile okunması içindir. Bir sesin kulağa göre kalibre edilmesi, dinlemek içindir. Aynen bunun gibi kainatın da okunaklı ve sanatlı bir şekilde tasarlanması, tefekkür içindir.

İkinci Levha: Hüsnü sanat olarak yaratılan kainat levhasını tefekkür edip, manasını anladıktan sonra, sanatkarı övmektir. Yani birinci levhaya mukabele etmektir. İnsan bu dünyaya ALLAH’ın güzel sanatını okumak ve övmek için gönderilmiştir.
İşte kulluğun özü budur, geri kalanı ise işin ritüel tarafıdır.

1 Şubat 2013 Cuma

işgüzar

Gün boyu karşılaştığımız insanlara neler yaptığını sorduğumuzda,
geçim derdiyle uğraşıyoruz, rızk temin ediyoruz, rızkımızı kazanıyoruz, ekmek davası, rızkımızı kovalıyoruz, evlatlarımın ve ailemin rızkını karşılıyorum gibi ilk bakışta masum görünen ama tevhid hakikatine pek uymayan kelimeler duyarız.
Ki bu kelimler imanı zedeleyebilen kelimelerdir. Tevhid hakikatine uymayan, şirk kokan kelimelerdir bunlar. Belki bu türden yanlış kelimeleri en fazla kullandığımız konu rızk konusudur. Çünkü rızkla ilgili faaliyetlerimiz hayatımızda en fazla yer işgal eder ve en fazla endişe edilen konudur.
Peki, hayatımızın en ciddi meşguliyetini teşkil eden rızk konusunda ne yapıyoruz, rızk konusunda yaptığımız çabaların adı ne.
Bunu doğru tesbit etmek hayati öneme sahip, çünkü dünya hayatımızda rızk çabası için evi günün önemli bir kısmında terk ediyoruz, hatta şehrimizi ve bazen ülkemizi uzun süreliğine sevdiklerimizi geride bırakarak terk ediyoruz.
Bu kadar önem atfettiğimiz bir konuyu doğru tesbit etmek gerekmez mi. Bir ömür yaptığımız işin ne olduğunu öğrenmeden yaşamak ve sonunda ciddi yanlışlar yaptığımızı fark etmek yıkıcı bir azap olmaz mı?

İsterseniz önce bir gıdanın rızk olma macerasını hatırlayalım ve bu süreçte bize düşen kısmın ne olduğunu bütün içerisinde ne kadar yer teşkil ettiğini anlamaya çalışalım. Mesala çiftçi bir kişi kendisi ve ailesine rızk olarak zeytin yetiştiriyor. Kendisine tohumu toprağa ekmekte kullandığı tüm cihazları ve o konudaki ilmi veren ALLAH. Küçücük tohumun içerisine tüm kâinatla ilgili ilmi içeren ağaç olma programını yerleştiren ALLAH. Tarlaya ekilen tohumun ağaç olması için gerekli kanunları ( güneşin hizmetinden, bulutlar, dünyanın dönmesi, mevsimler, topraktaki bakteriler, atomlara kadar sayısız unsurlar) işleten ve idare eden ALLAH. Midemize girdikten sonra,
Bediüzzaman’ın tabiriyle 4 kazanda pişirilip, 4 yerde değişikliğe uğrayıp, 4 süzgeçte süzülüp ve her insanda bulunan ortalama 100 trilyon hücreye ihtiyacı oranında dağıtılmasını yaratan ALLAH.
Peki, bu macerada bizim yaptığımız ne? tohumu tarlaya atmak ve zeytini ağzımıza atıp çiğnemek ve bizim yine ALLAH’ın bize yoktan verdiği cihazları yaparak yaptığımız bu işlem genel süreçte milyon da 1 bile teşkil ediyor mu? Kaldı ki rızk yemekten ibarette değil, Gözün rızkı var, kulağın rızkı var, aklın rızkı var onların tedarikinde o kadarda katkımız yok. Yine insanın en fazla ihtiyaç duyduğu rızkı hava, her an ona muhtaç o konuda yaptığı hiçbir şey yok.

Hasılı bizim rızk konusunda yaptığımızın milyonda 1 olmadığını ve en ufak bir rızkı var etmek için tüm kainatı var etmek, bahar tezgahını kurmak gerektiğini fark ettiğimizde rızk konusunda bizim hiç olduğumuzu dolayısıyla işgüzarlık edip endişe etmenin yersiz olduğunu fark ederiz. Rızka muhtaç olma ve o konudaki çabalarımızın hiç olduğu konusunda anne rahmindeki çocuktan farksız olduğumuzu fark ederiz. Anne rahmindeki kadar rızkı temin etmeye uzak olduğumuzu sadece ALLAHın rızkı anne rahminde iken kordonla, çocukken anne sütüyle, biraz büyüyünce mutfakta daha da büyüyünce bahçede rızkımızı halk ettiğini bu takdirinde bizim için bir rahmet ve imtihan sebebi olduğunu fark ederiz.

Yiyecekten çok daha fazla muhtaç olduğumuz havanın her an yanımızda hazır edilmesi ve farkında olmadan istifade etmemizi fark ettikçe, ALLAH’ın istese daha az muhtaç olduğumuz yiyecek, giyinme ve ısınma gibi ihtiyaçlarımızı da hava gibi yapabileceğini, zaten çok fark olmadığını sadece az uzağımıza koyduğunu bunun da bizi tembellikten, sıkıntıdan kurtaran bir eğlence olduğunu fark ederiz.

Rızk konusunda bize düşenin hiç olduğunu, ALLAH’ın sonsuz kudretiyle rızkımızı yaratıp bize ikram ettiğini fark ettiğimiz oranda, rızk endişesiyle O’na karşı gelmenin, günahlara girmenin, asli işimiz olan namazı terk etmenin, haram yolla kazanmanın ne kadar vahim ve ürkütücü bir hata olduğunu fark ederiz. Sizin rızkınızı ben veriyorum, rızkınızı vermek bana aittir mealindeki ayetleri daha güzel anlamaya çalışırız.

Madem rızk konusunda yaptığımız hiçbir şey yok ALLAH yaratıyor peki bizim yaptığımız fiilin adı ne.
Bu soruya Bediüzzaman 5. sözde muazzam bir örnekle cevap veriyor.
Askerlik vazifesi için talim altına alınan 2 askerden bahsediyor. Askerin vazifesinin talim ve savaşmak, onun başta gıda ihtiyaçlarını temin etmenin ise devletin vazifesi olduğunu söylüyor. Ancak devletin bazen ofislerde topladığı gıdaları askere taşıttırıp, pişirttiğini bunun ise asıl iş olmayıp ara iş olduğunu söylüyor.

Bizim de bu dünya da asıl işimizin talim ve nefisle savaşmak, yani kulluk, başta bizi beslemek, ihtiyaçlarımızın temininin ise ALLAH’ın vazifesi olduğunu söylüyor. Ve bizim yaptığımız askerin ofisteki gıdayı alıp mutfağına taşıması gibi ALLAH’ın yer yüzü ofisinde bizim için yaratıp depoladığı rızkı arayıp eve getirip yemek olduğunu söylüyor. Evet doğru tabir bu. ALLAH’ın yarattığı ve yeryüzüne depoladığı rızkı aramak. Yine Bediüzzamanın tabiriyle rızkımızda adımız alnımızda rızkımız yazılı ve bize düşen takdir edilen rızkımızı aramak.

Rızkı ararken de rızkın mukadder olduğunu yaptığımız işin dua etmek ALLAH’tan istemek
olduğunu şartlarına uyarak aramanın da ibadet olduğunu anlamamız gerekiyor. Böylece hem endişelerden uzak oluruz hemde maddi rızk konusundaki çabalarımız manevi rızka dönüşür. Ni’metlerdeki iltifatı fark ederiz. Bu konudaki çabalarımız asıl rızk olan ebediyeti hatırlatır, oraya olan iştiyakımızı ve saadetimizi arttırır.
Böylece çok daha büyük ve ihtiyaçları fazla olan insaniyet midesi gerçek manada rızıklanmış olur.

31 Ocak 2013 Perşembe

Beklemekteki lezzet

RABBimizin ezeli kelamı olan Kur’an bize bu dünyanın asıl olmadığını, asıl hayatın ahiret hayatı olduğunu söyler
RABBimizin Kur’anda belirttiği her hususu, yine RABBimizin ayetleri olan kâinat kitabı tasdik ve tefsir eder.
Bu dünyanın asıl olmadığını insan kalbini incelediğimizde fark edebiliriz.

Mesnevi Nuriyede Bediüzzaman “ Kalb, hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimamla eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla, onunla beraber kalmak istiyor. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir.” der. Yine 3. Lem’a da, insan kalbinin tüm kâinatın meyvesi olduğu için tüm kâinatı kuşatan bir muhabbet beslediğini ve onlarla hep beraber olmak istediğini ve sevdiği şeyleri de onlarda, bir nevi beka tevehhüm ederek sevdiğini söyler.

Demek insan kalbinin en şiddetli ve ilk arzusu bekadır, devamdır. Mesela insanın bekasını tehdit eden sağlık problemi ortaya çıktığında diğer tüm programlar ve para sarf edilecek yerler iptal olunur, sağlık probleminin çözümü birinci sıraya alınır. İnsan bir süre daha devamının temini için tüm servetini gözünü kırpmadan verir. Sağlığı için tüm servetini harcar.

İnsanın bu fıtratını yani sevdiği şeyle daimi birlikte olma arzusunu bilen insanlar, sevdiğini ikna etmek için, seni hiç bırakmayacağım, beraberliğimiz sonsuza dek sürecek, hep yanında olacağım, gibi kendisinin de inanmadığı yalanları söylerler.

Bu konuda Bediüzzaman şuaların sonunda; nimetin devamı, nimetin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekası, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir, demekle meseleyi özetlemiş.


İnsan kalbi her şeyle alakadar olduğu için gördüğü, beraber olduğu her şeye meylediyor ve seviyor, ayrılmak istemiyor. Ama her şey bir bir ondan ayrılıyor. Ve ayrılırken kalpten bir parça götürüyor ve kalbi kanatıyor.
O yüzdendir ki insan ruhunu en çok üzen şey ayrılık.

İnsan kalbinin devamı arzulaması ve en fazla ayrılıktan üzülmesi gösteriyor ki, her an ayrılıkların yaşandığı ve her an insanın tüm sevdiklerinden ayrılma ihtimalinin olduğu bu dünya asıl olamaz. Bu dünya, asıl yurt olan ahiret yurdu için bekleme salonudur, imtihan salonudur.

Dünyanın bekleme yeri olduğuna ve asıl lezzet yeri olmadığına yine insanın fıtratı şahitlik eder. Bu dünya da bir çok nimeti beklemenin ni’mete kavuşmaktan daha leziz olduğunu yaşarız. Bir ni’mete kavuştuğumuzda, bu sevdiğimiz olabilir, bir makam olabilir, bir eşya olabilir o ni’mete kavuşma ümidiyle beklediğimiz günlerde aldığımız lezzetin, ni’mete kavuştuktan sonra aldığımız lezzetten kat kat fazla olduğunu fark etmişizdir. Mesela nişanlılık dönemi çoğu insan için en mutlu dönemdir.

Yine bir nimete kavuşmadan önce beklenen dönem uzadıkça, nimete olan özlem arttıkça kavuşulan ni’metin lezzeti artar. Özlenmeden, beklenmeden kavuşulan ni’metler çok fazla lezzet vermez.

Niçin böyledir çünkü dünyadaki ni’metler asıl değildir, numunedir ve asıllarına insanları teşvik etmek içindir.
Bu hakikat bilinip ona riayet edildiği oranda lezzet alınır. Yani numune olduğunu bilip, tadıp, asıl olan cennet nimetlerini hatırlayıp onlar ümit edildiği zaman lezzet verir. Yoksa numune asıl zannedilip doyulmaya çalışınca insan doyamaz ve ızdırabı artar. Bunun üzücü misallerini Avrupa hakkında duyuyoruz. Nefsin her türlü arzusunun rahatca ve erken yaşlarda tatmin edilmesi insanları mutlu etmediği gibi hem dünyasını hem ahiretini zehirleyen insanı, insanlıktan çıkaran sapık lezzet arayışlarının arttığını görüyoruz.

Oysa asıl lezzet yerinin ahiret olduğunu bilen insanlar, beklemenin kavuşulan nimetin değerini, lezzetini artırdığını bilirler, yine bir ni’mete bol ve kolay kavuşmanın çok lezzet alınacağı manasına gelmediğini bilirler. Bir nevi oruç tutmak gibi, ALLAH’ın bazı nimetleri elimizden almasının aslında ni’metlerin değerini arttırdığını bilirler ve bu dünya da bile ehli dünyanın alamayacağı tarifi imkansız lezzetleri tadarlar.

ALLAH bu dünya ve içindekilerin dış yüzüne aldanmayıp hakiki mahiyetini fark etmeyi, böylece hem bu dünya da hem ahrette gerçek ve daimi saadeti yaşamayı tüm mü’minlere nasip eylesin. AMİN
Şubat ayının sonuna kadar(YA RAHMAN)cekilecek inşALLAH
hacet namazını kılanlar
nıyeti (katılan enaz 100 tane çekene ve encok çekene
iman, saglık ,sıhhat,afıyet huzur iki cihanda saadet ve selamet, ALLAHIN rızası ,firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması ) olacak inşALLAH

30 Ocak 2013 Çarşamba

birisi var ve bana özel teveccühü var

Her insan fıtratı gereği önce kendini sever. Kendisinin özel olduğunu düşünür.
Etrafındakilere de kendine olan yakınlığı veya faydasına göre değer atfeder. Kendisine yakın olan çiçeği faydası olmadığını zannettiği ve uzak olan yıldıza tercih eder. Mesela sadece kendisinin davet edildiği ve özel zevklerinin dikkate alındığı davetten, umumun çağrıldığı, herkese aynı ikramın yapıldığı davete oranla daha fazla lezzet alır. Hatta bazı insanlar kullandıkları eşyanın mesela elbisenin aynısını başkasında görünce artık onu giymezler.

İnsanın bu durumunu tespit eden firmalar, umuma hitap ettiği halde mümkün oldukça kişilere özel kampanyalar yaparlar. Her müşterimiz özeldir derler. Veya gönderdikleri ilan zarflarında size özel kampanya, indirim vs. derler.
Kişiye özel günlerinde mesaj, hediye göndeririler.

Yine insan fıtratı, hediyenin ve hediye eden kişinin büyüklüğü nispetinde ikram edilenden lezzet alır. Sevmediği dolayısıyla değer vermediği insandan pahalı bir hediye onu sevindirmez ve kabul etmezken, çok sevdiği, değer verdiği birinin küçük bir hediyesi, bazen bir sözü, bir gülümsemesi unutulmayacak bir hediyeye dönüşür. Değer verdiğinin değerli hediyesi ise nurun ala nurdur.


Demek insan, ikramların kendine özel olması nispetinde, hediye edenin kıymeti oranında ve ummadığı tarzda olduğunda lezzet alır. Yine nimetlerin kendisine özel ve değerli olduğunu fark ettiği oranda ikramı ikram bilir. Hemen beraberinde ikram edene teşekkür etme meyli uyanır. Teşekkür ettiği oranda daha yeni ikramlara kavuşur.
İkramlar insanlara özgüven verir, dertleri unutturur, kendisini değerli hissettirir, yaşama sevinci verir.
Mesela asla affetmeyeceğini söylediği eşini, bir hediyesiyle affeder ve sorunu unutur.

İnsanı yoktan var eden RABBi, elbette insanın bu fıtratını en güzel şekilde biliyor. Ve ona lezzetlerin en ulvisini tattırıyor. Sayısını bilemediğimiz sadece üç tanesini saydığımız her vesile ile kulunu sevindiriyor. Kainatta insanı seçtiğini, tüm mahlukatı kasti olarak insanın emrine verdiğini kitabında belirtiyor.
Yani kainat işliyor insan da arada istifade ediyor değil.
Kainat bizzat insan için, onun zevkine özel işlettiriliyor.
Bir çok mahlukat birkaç çeşit gıda ile beslenirken insanın gıdalanmasındaki çeşitliliğe bakan insan bu hakikati hisseder.

Onlarca tür gıdanın, bir türü olan meyvenin ve binlerce meyvenin bir ferdi olan elmanın farklı renk ve türlerine bakmak ( 600 den fazla elma çeşidi olduğu söyleniyor ) bu hakikati ispata kafidir.

Kainatta insan özel misafir olduğu gibi, her bir insan da özeldir.
Bediüzzaman 32. söz de RABBimizin her bir insana doğrudan doğruya, perdesiz, hususi, özel teveccühü ve lütfunun olduğunu söyler. Ve bu tür icraatın vasıtaların ve sebeplerin aracılığıyla olan ihsanından daha güzel daha yüksek olduğunu vurgular. Mesela her bir insana özel sima, ses, parmak izi, göz, akıl, ruh vs. çok değerli nimetler vermesi.


Sonsuz kudret ve hazineler sahibi, sonsuz aciz olan bizi muhatap kabul etmiş, yeryüzüne sultan eylemiş, paha biçilmez ve kimsede olmayan hediyeler vermiş ( göz, kalb, kulak vs.), her an ummadığımız şekilde nimetler vermeye devam ediyor. İnsana bu manaları hatırlatan numuneler her insan yaşıyor. Mesela canının çektiği bir meyvenin ikram edilmesi, merak ettiği birinin onu araması, içinden geçen arzunun ummadığı, yerine getirilmesi örneklerini her insan yaşamıştır.
Ne kadar küçük de olsa bu tür hadiseler, beni seven, en gizli arzularımı bilen, duyan ve yerine getiren ve sınırsız sayıdaki ihtiyaçlarımı yerine getirmeye kudreti yeten birisi var ve bana özel teveccühü var,
manalarını hatırlattığı için, çok büyük ikramlara bedel oluyor.

ALLAH’ın bize özel ikramları üzerinde düşündüğümüzde tüm dertlerimizi unutup,
Ona şükretme ihtiyacımızı fark ederek O’na kul olduğumuzda tarifi imkânsız, hiçbir dünyevi eşyanın temin edemeyeceği ulvi lezzetleri hissedebiliriz.
Bu kapı her insan için açık.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com