14 Mayıs 2012 Pazartesi

olan bir matlubunu yanlış olarak kendi iktidarına hamleder

insanoğlu diğer varlıklara nisbeten çok aciz ve muhtaç yaratılmıştır. İnsan, bu acizliğinin farkına varınca,
her şeye gücü yeten birisine sığınmak durumunda kalacaktır. Başta annesine, sonra babasına ve yakınlarına sığınan insanoğlu,
zamanla onların da muhtaç olduğunu ve başkasına sığındığını farkeder
ve yüzünü ALLAH'a çevirir.
Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan ALLAH'tandır."
ALLAH, insanı fıtrat ve mahiyet olarak sınırsız ihtiyaçlar içinde yaratmıştır. Bu yüzden insan kainatta her şeye muhtaç bir durumdadır. Ama insan bu sayısız ihtiyaçlardan en basitini bile tedarik etmekten acizdir. İnsanın sermaye ve iktidarı en adi bir ihtiyacı bile karşılayamıyor. İnsan bu noktada mutlak bir acizlik ve fakirlik içindedir.
İnsanın böyle bir mahiyette yaratılmasının sebebi, bu ihtiyaç hissi ile,
muhtaç olmayan sonsuz zenginlik sahibi olan ALLAH’ı tanımak içindir.
Yani insan her şeyde acizlik ve fakirlik saiki ile ALLAH’ın sonsuz kudret
ve gınasına intikal ediyor.
Yani insandaki sonsuz fakirlik, ALLAH’ın sonsuz zenginliğine açılan bir penceredir.
İnsan bu pencere ile ALLAH’a bakıyor ve bu pencere sayesinde ona müteveccih oluyor.

İşte insanın bu acizlik ve fakirlik damarı yüzündendir ki bütün kainat insana hizmet ettiriliyor. Güneş, büyüklüğüne rağmen insana soba ve lamba, ay ise takvimcilik yapıyor.
Dağlar denizler ve ovalar hep insan etrafında işliyor
ve ona hizmet ediyor.
Bütün anne ve babaları yavruların etrafında pervane yapan sır,
yine bu acizlik ve zaaftır.
Aynı şekilde insan da şu kainatın kucağında aciz ve çaresiz bir bebek gibidir.
Bu sebeple ki kainat insan etrafında ALLAH’ın sonsuz şefkati ile pervane gibi döndürülüyor.
Çocuk ağlaması ile nasıl anne ve babasını kendine çekiyor ise,
insan da sonsuz acizlik ve fakirlik damarını ibadet ve kulluk noktasından işletmek ile ALLAH’ın sonsuz merhamet ve şefkatini kendine çekebilir; o halini kendine şefaatçi yapabilir.
Eğer insan zaafını anlayıp,
kàlen, halen, tavren dua etse ve aczin bilip istimdad eylese(medet istemek, yardım istemek), o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki,
iktidar-ı zâtîsiyle(kişisel güçüyle)onun aşr-i mişârına(yüzde bir)muvaffak olamaz.
Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâlhal ve davranış dili
duasıyla hasıl olan bir matlubunu,
yanlış olarak kendi iktidarına hamleder (yüklenme, üstlenme).

13 Mayıs 2012 Pazar

tesadüf

her şey tesadüfen kendi kendine oluşuyor.
Bu fikrin batıllığı ve aklen mümkün olmadığı çok zahir ve aşikardır.
Bir çiçeğin tesadüfen veya kendiliğinden oluşması, ebedi ve ezeli olarak imkansızdır. Zira çiçek üstünde fail ve sanatkarına işaret eden sayısız nakış ve işlemeler vardır. Bütün bu nakış ve işlemeler kendiliğinden tesadüfen ortaya çıktı demek, bir uçağın mühendis ve usta olmadan kendiliğinden oluştu denmesi ile aynıdır. Basit bir fiil bile failsiz olmadığına göre, çiçek ya da ona benzer harika ve mükemmel sanatların kendiliğinden failsiz bir şekilde vücut bulması mümkün değildir.
Domates var, biber var, soğan var, yağ var, tuz var, bıçak var, ocak var ama aşçı yok.
Böyle bir durumda hiçbir zaman ortaya yemek çıkmaz. Bu malzemeler aşçı olmadığı halde kendiliğinden yemek ortaya çıktı demek, nasıl makul değil, bir hezeyan ise, aynı şekilde elma, armut, üzüm, karpuz gibi daha mükemmel ve daha harika, yenmeğe hazır hale getirilmiş nimetler için, kendiliğinden tesadüfen oluştu demek aynı derecede, belki daha aşağı bir hurafe ve hezeyandır.
Arkeologların kazı yaparken iki taşın üst üste olmasını bile tesadüfe veremeyip,
file_thumbview_approve
oradan bir medeniyetin izini aramaları gibi; şu kainat medeniyetinde ve şehrinde, harika gezegen ve yıldızların hassas bir ölçü ve ahenk ile dönüp dolaşmalarını tesadüfe vermek akıl karı değildir.
Einstein, ‘‘tanrı zar atmaz'' cümlesini, bir atomun içindeki parçacıkların tesadüfi bir şekilde haraket ettiğine dair laboratuvar gözlemlere dayanan bilimsel tezlere karşı kullanmıştır. Kısaca, bir atomun içindeki parçacıklar düzensiz bir şekilde hareket ediyor olamaz demiştir. Burada Einstein'in deneysel sonuçlarına inanmayacak kadar derin bir imán sahibi olduğunu görüyoruz. Çünkü Einstein, doğayı gözlemledikçe bir şey keşfetmiştir. Bu evrende şaşmaz bir nizam ve intizam vardır. Bu düzen, ALLAHtarafından tesis edilmiştir.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Yıldız böceği gibi olma yanlız kalırsın:(

Yıldız böceği gibi olma.
Yıldız böceği kendi küçücük ışıkçığına güvenerek güneşe meydan okumuş,
güneşte ona haddini bildirmek için azametli ve külli ışığını çekivermiş.
Yıldız böceği de bir anda müthiş bir karanlık ve zulümat içinde kalıvermiş ve bütün sevdiği çiçek ve böcekleri bir daha görememiş,
çok pişman olmuş, ama nafile.
İşte benlik ve nefis davasına sapan müşrik ve kafirlerin durumu da aynı bu yıldız böceğinin durumu gibidir.

İnsan, şayet kendi nefis ve benliğine güvenerek
ALLAH’a acizliğini ve fakirliğini ilan etmek olan iman ve ibadeti terk ederse,
o zaman bütün lezzetlerin ve güzelliklerin hakiki kaynağı olan
ALLAH’ın rızasını kaybedip,
gadabını celp ediyor ve ebedi cehennem çukuruna yuvarlanıyor. Lezzetler diyarı olan cenneti kaybedip, azaplar ve acılar diyarı olan cehenneme düşüyor.

Yani her şey ALLAH’ın rızasına bakıyor
ve her nimetin kaynağı onun iradesini iman ve ibadet ile memnun etmektedir.
Bizim vazifemiz acizlik ve fakirliğimiz ile ALLAH’a iltica edip Onun rahmet ve rızasına sığınmaktır.
İnsan cüzi ve itibari varlığını ALLAH’ın sonsuz varlığına feda etmez ise,
sonsuz bir yokluk ve boşluk içinde kalıverir. Cehennem sonsuz bir boşluk, imdatsız ve rahmetsiz kalmak da sonsuz bir yokluktur.
"Eğer nefsini seversen -çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir; sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun- o zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acıkla iktifa eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa ettiğin ve saadetleriyle mes'ut olduğun bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin lâzımdır tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın, hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın."sözler

gemi dümencisi

İrade sahibi olan insanlar ve cinlerin dışındaki bütün mahlukat, vazifesini tam ve mükemmel yapıyor.
Mesela güneş onca büyüklüğüne rağmen yaratılığından bu yana muntazam ve mükemmel bir şekilde vazifesini tam ifa ediyor. Hava, toprak, su gibi külli unsurlar kusursuz bir şekilde işletiliyorlar. Yer yüzünde bulunan trilyonlarca canlı mükemmel ve muazzam bir şekilde besleniyorlar. Yani insan ve cinlerin dışında herkes vazifesini tam yapıyor. Üstelik bu hususlar İlahi bir adet ve kural olarak bütün kainatta tam uygulanıyor.
Lakin insanlar ve cinler, imtihan gereği bu mükemmel intizamın içinde iradeleri ile zalim ve anarşist olabiliyorlar. Bu da cezayı gerektiren bir durumdur. Ahiretteki cehennemin tesis edilmesinin sebebi de bu zulüm ve anarşidir.
Büyük bir gemi düşünelim,
bu gemide hizmet eden yüzlerce insan var. Bu insanların hizmet gayesi geminin gideceği hedefe ulaşmasıdır. Gemi çalışanlarının hepsi hizmet ve vazifesini eksiksiz olarak yapıyorlar. Biz de geminin dümenciliğini yapıyoruz. Bizim vazifemiz dümeni hedef rotasında tutmak. Şimdi biz bu vazifeyi terk edip gemiyi karaya oturtsak,
bütün gemi emekçilerinin emeğine ve hizmetine tecavüz etmiş sayılmaz mıyız? O zaman gemide ne kadar çalışan hizmetli varsa, hepsi bizden hakkını istemesi ve alması gerekir.
İşte şu kainat büyük bir gemi hükmündedir. Bu kainat gemisi içinde olan unsurlar ve mahlukat ise hava, toprak, su, güneş, hayvanat, nebatat gibi misaldeki geminin hizmetlileri ve emekçileridir.
İnsan ise bu kainat gemisinin dümencisi hükmündedir.
Vazifesi ise kainat sahifesinde tecelli eden İlahi isim ve sıfatları talim edip gereğince amel etmektir. Yani insanın şu kainat gemisindeki vazifesi ve gayesi, iman ve ibadettir. Kainattaki diğer bütün mahlukat, insanın bu ibadetine ve kulluğuna göre planlanmış ve ona hizmet etmek için programlanmıştır. Dolayısı ile insan, vazifesi olan iman ve ibadeti terk ederse, bütün kainat mürettebatının hukukuna ve hakkına ve emeğine tecavüz etmiş olur. Bu da bir nevi cinayettir.
İşte insan iman ve ibadeti terk ederse, hem adi bir zalim ve alçak olur, hem de mahlukatın hukukuna mütecaviz olur.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

bütün aza ve duygular,şükür için kodlanmış

Her şey aslına ve özüne bırakılırsa, fıtri olarak, yani yaratılış itibari ile mükemmeldir. İnsanının dışındaki bütün mahlukat, fıtrat şeriatının emri altında mükemmel ve kusursuz işliyorlar.
bütün aza ve duygular,şükür için kodlanmış


 Mesela; arı bal verirken hem fıtri şükrünü, hem de yaratılış kurgusunu mükemmelen tatbik ediyor.
Bu tanzim ve kurguyu bozacak irade ve niyet kuvveti, insanın dışındaki mahlukatta bulunmuyor. Bu sebeple onların vazife ve şükürleri tam ve kusursuz oluyor.

Lakin insanda irade ve niyet kuvveti olmasından dolayı, bu kurgu ve tanzime müdahale edip şeklini ve rengini değiştirip bozabiliyor. Yani insan irade ve niyet kuvvetini iman ve ibadet yolunda değil de küfür ve dalalet yolunda kullanırsa, fıtratında kurgulanmış olan şükür programını bozup şirke çevirebiliyor. Halbuki insanın mahiyetine konulan bütün aza ve duygular, şükür için verilmiş ve onun için kodlanmıştır.
İnsan bu kodlama ve kurguyu irade ve niyeti ile şirke dönüştürüyor.

Mesela; dil tatma vazifesinde aslı itibari şükür içindedir. Lakin insan bu şükrü ancak iman ve ibadet gözlüğü ile görebilir. Yoksa küfür ve dalalet gözlüğü ile bakarsa, o dil adi bir kapıcı derecesine düşer. Yani iman nazarında dil, lezzetler aleminin yüksek bir müfettişi iken,
ClipArt Illustration of Orange Man with Magnifying Glass Detective Searching
küfür ve dalaletin nazarında adi bir ahır bekçisi konumundadır. Diğer duyguları da buna kıyas edebiliriz.
tavla(Hayvan bağlanan ahır)
Dil'in, midenin bir tavlacısı olması demek, midenin ve dolayısıyla midenin beslemeye çalıştığı vücudun gıdalanmasına, takat bulup kıvam kazanmasına yardımcı olan bir kapıcı demektir. Vücut sarayının tahtında oturan mide efendinin sofrasını hazırlayan bir kapıcı anlamındadır.

8 Mayıs 2012 Salı

bütün kuvvetin tümüyle ALLAH’ın olduğunu birbilselerdi.

zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak
bütün kuvvetin tümüyle ALLAH’ın olduğunu
ve ALLAH’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu
birbilselerdi.
(Bakara Suresi, 165)

Zulüm, başkasının hukukuna tecavüzdür.

1. ALLAH’ın hukukuna tecavüz.

2. Nefsin hukukuna tecavüz.

3. İnsanların hukukuna tecavüz
PEYGAMBERİMİZ (Aleyhisselatü Vesselam) buyurdu ki:

"Zulüm üç çeşittir:

Bir zulüm vardır ki, onu CENAB-I HAK asla bağışlamaz.

Bir zulüm vardır ki, ALLAH TEALA onu dilerse affedebilir.

Bir zulüm vardır ki, ALLAH TEALA onu terk buyurmaz.

ALLAH Tealanın affetmiyeceği zulüm, şirktir
(ALLAH’a ortak koşmaktır). ALLAH, "Şirk, en büyük bir zulümdür"
buyurmuştur.

HAK TEALAnın dilerse affedeceği zulüm,
kulların kendileriyle RABleri arasındaki hususlarda, kendi nefislerine
(işledikleri günahlar)yaptıkları zulümdür. ALLAH kendine karşı işlenen bu
zulmü dilerse affeder.

HAK TEALAnın terk buyurmayacağı zulme gelince,
bu, kullardan bazılarının bazılarına yaptıkları zulümdür (kul hakkıdır) ki,
mazlûm zalimden hakkını almadıkça ALLAH onları terk buyurmaz,
bağışlayıp affetmez.

ALLAH, insanlara merhamet etmeyene rahmette bulunmaz.
Hadis-iŞerif
Yugoslavya eski diktatörü Tito’nun son günlerinde söylediği bazı sözler
Ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza ve mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir?"

"Yoldaşlarımın kalplerine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım yahut alkışlanacakmışım, neye yarar? Ben mahvolduktan sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor. İtiraf etmek zorundayım: Ben ALLAH’a, Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün şu kâinatın bir yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır... Mazlumca gidenlerle zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Haklarını almadan cezalarını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insana yaptığımız eza ve zulümler şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette... Onların "ah"larına kulak verecek bir merci olmalı...Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı..."
Tito’dan aktarılmış olan bu cümleler, zalimlerin ölüm anında hissettiklerini açıkça ortaya koyar. Tıpkı Firavun gibi. O da Kızıldeniz’in sularına gömülürken, "İsrailoğulları’nın kendisine inandığı (İlah’tan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım." (Yunus Suresi, 90) demiştir.
,
"tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil... (Nisa Suresi, 18 )

 
Bir deve kervanı yola çıkmış giderken yolda fakir bir dervişle karşılaşırlar. Derviş kervancıbaşına kendisini de almalarını rica eder. Kervancıbaşı bu isteği kabul eder, yola revan olurlar. Bir zaman sonra yolda haramiler kervanı basar ve neleri var neleri yok hepsini alırlar.
Dervişe de malı olup olmadığını sorulunca o, "Benim hiç param yok; ama kervancıbaşının değerli bir yeleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz." der. Haramiler yeleği alırken kervancıbaşı hiçbir şey söylemez; ama dervişe çok gönül koymuştur. Öyle ya; ona o kadar iyilik yapmasına karşılık böyle bir tavırla karşılaşmıştır.
Bir zaman sonra, kervan ahalisi bütün varlığını kaybetmiş bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir. Haramiler derdest edilmiştir. Bütün gasbedilen mallar sahiplerine iade edilir. İşte o anda kervancıbaşı dervişe yanaşır ve der ki:
"Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun eşkıyalara benim yeleği haber verdin." Derviş de der ki: "Oğlum, bu haramiler o kadar zulmettiler ki; baktım gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış. Senin yelek işte o dört parmak yerine geçti."

6 Mayıs 2012 Pazar

teneffüs vakti

"... namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibka( devamlı ve kalıcı hale getirmek)eder."
İnsanın yirmi dört saatlik bir gününü, yirmi dört kiloluk bir süte benzetecek olursak,
nasıl süte az bir maya atılınca hepsi yoğurt oluyor ise,
bir saatlik namaz
da süte atılan bir maya gibi, insanın yirmi dört saatini hayra çeviren bir maya hükmündedir. Haram olmayan bütün işlerini hayra ve ibadete çevirir
“Dünyada misafir ve yolcu olarak yaşama” şuuruna ermek ayrı bir definedir
“Rabbinin huzuruna çıkmak, ihtiyaçlarını O’na arz etmek, yalnız O’na kul olduğunu ifade etmek, bütün nimetleri için O’na hamd etmek…” birer definedirler.
Namazla kalbin ve ruhun rahata kavuşması, hadiselere karşı dayanma gücü kazanması,
İlahi! Öğret Bize!
tevekkül ile dünyada da saadetli bir ömür geçirilmesi de birer definedirler.

teneffüs vakti
İnsanın duygu ve cihazları ahiret alemine göre tasarlandığı için, dünyanın çeperi(duvar) ve muhiti(çevre) bu duygu ve cihazları sıkıyor ve boğuyor.
Nasıl insanı bir metrekare gibi küçük bir yere hapsettiğimiz zaman, cesedi ve cesedindeki azaları bunalıp sıkılıyor ise, aynı şekilde insanın ahirete bakan binlerce manevi latifeleri, ahirete nispetle bir metrekare hükmünde olan dünyada sıkılıyor ve boğuluyor
ve bundan dolayı da bir nefes almak istiyor.
Başta namaz olmak üzere ibadetler insan için bir nefes almak, bir teneffüs yapmak hükmündedir