23 Mart 2014 Pazar

LAYIK OLABİLMEK
Hz. Ömer’i devamlı ibadet ederken gören biri sorar :
-Ya Ömer!... ALLAH seni cennetle müjdeledi. Bu kadar ibadet fazla değil mi?...
Hz. Ömer , kader sırrına vakıf olmanın inceliği ile şu cevabı verir :
-ALLAH’ın vaadi şarta bağlıdır. Ömer şimdi namaz kılmayıp, ALLAH’a itaat etmeseydi, onu cennetle müjdeler miydi?...

Fotoğraf: LAYIK OLABİLMEK
Hz. Ömer’i devamlı ibadet ederken gören biri sorar :
-Ya Ömer!... ALLAH seni cennetle müjdeledi. Bu kadar ibadet  fazla değil mi?...
 Hz. Ömer , kader sırrına vakıf olmanın inceliği ile şu cevabı verir :
-ALLAH’ın vaadi şarta bağlıdır. Ömer şimdi namaz kılmayıp, ALLAH’a itaat etmeseydi, onu cennetle müjdeler miydi?...
İnsan, yaşamı boyunca edindiği tecrübe ve dış etkileşim sayesinde "itiyad-ı sani" denilen ikinci bir fıtrat oluşturur. Yaradılıştan gelen fıtrat ile, insan eli ile oluşturulan ikinci fıtrat birbirine zıt olursa, insan çatışma içine düşer. B...u yüzden fıtri olan İslam dini ile beşeri diğer sistemlerin oluşturduğu ikinci fıtratlar arasında çok farklar var.

Mesela Marksist felsefe, yaradılıştan gelen fıtrata zıt olduğu için, insanlık içinde tutunamayıp kaybolmuştur. Diğer gayri fıtri sistem ve felsefi ekoller de çökmeye muntazırdır. Ayakta ve daimi kalan sadece fıtri olan şeylerdir. Bu da "Hakkın miyarı sadece ve sadece tecrübe ve dış etkileşimdir." diyenlerin tezini çürütüyor.

 
Fotoğraf: İnsan, yaşamı boyunca edindiği tecrübe ve dış etkileşim sayesinde "itiyad-ı sani" denilen ikinci bir fıtrat oluşturur. Yaradılıştan gelen fıtrat ile, insan eli ile oluşturulan ikinci fıtrat birbirine zıt olursa, insan çatışma içine düşer. Bu yüzden fıtri olan İslam dini ile beşeri diğer sistemlerin oluşturduğu ikinci fıtratlar arasında çok farklar var.

Mesela Marksist felsefe, yaradılıştan gelen fıtrata zıt olduğu için, insanlık içinde tutunamayıp kaybolmuştur. Diğer gayri fıtri sistem ve felsefi ekoller de çökmeye muntazırdır. Ayakta ve daimi kalan sadece fıtri olan şeylerdir. Bu da "Hakkın miyarı sadece ve sadece tecrübe ve dış etkileşimdir." diyenlerin  tezini çürütüyor.
"Güneş bütün parlak ve şeffaf şeyler üstünde tecelli edip yansır. Yansıdığı şeyin üstünde de ışığı ve ısısı belirir. Bu da o ışık ve ısının güneşten geldiğinin bir delili, bir vesikasıdır. Şayet o parlak şeyler üstünde beliren ısı ve ışığı ...güneşten kabul etmezsek, o zaman o şeylerin içinde hakiki ve bizzat küçük bir güneşçiğin olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu da bir güneşe bedel, milyonlarca güneşi kabul etmemiz anlamına gelir ki, bu deli saçmalığıdır.

Yani bir tek ALLAH’ı kabul etmeyen, zerreler adedince ilahları kabul etmesi gerekir. Zira her bir zerrede ilahi isimler tecelli olarak temerküz edip yerleşmiş. Güneşin yedi rengi nasıl bir ayna içinde akis olarak yerleşmiş ise, ALLAH’ın yedi ezeli sıfatı da bir zerre içinde tecelli olarak yerleşmiştir. Bu yedi ezeli sıfatın tecellisini ALLAH’tan koparırsak, o zaman o zerrenin ilah olduğunu kabul etmemiz gerekir ki, bu çok aptalca bir yaklaşım olur."
Çaresi bulunan şeyde, yani insan iradesine taalluk eden konularda acze düşmemek gerekir. İnsanın elinden gelen ve iradesine bakan meselelerde topu kadere atması yanlıştır. Ama elinden gelemeyen ve iradesine bakmayan konularda da tam bir tes...limiyet ve tevekkül içinde olması gerekir. İnsanın, çaresi bulunmayan hususlarda hüzün limanına değil, sabır ve tevekkül limanına iltica etmesi gerekir.

Nasip ise bize gizlidir. ALLAH’ın bizim için neler takdir ettiğini bilmediğimiz için hem umudumuzu kaybetmeyeceğiz, hem de aşırı umutlanıp sebepleri terk etmeyeceğiz. Belki kaçırılan fırsatlardan daha güzeli karşımıza çıkar, belki de imtihan gereği başka şartlarla karşılaşabiliriz. Bu sebeple mümin her halükarda teslim ve tevekkül içinde nasibine rıza ve kanaat etmelidir. Atalarımızın ifadesi ile, çıkmadık candan umut kesilmez. Hayat RABBimizin sürprizleri ve ihsanları ile doludur.

22 Mart 2014 Cumartesi

adalet

Adalet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir
 
Müspet adalet her şeyin yerli yerine konulması ve her hak sahibine hakkının verilmesi anlamındadır. Mesela, kuzunun bedenine aslan ruhu, aslanın bedenine de kuzu ruhu yerleştirmek adalete uygun olmaz.
Kulağın yüzdeki orantısı faraza iki metre olsa, adalet ve ölçüye sığmaz. Yüzün aritmetik alanında her azanın boyutları ince bir ölçü içinde düzenleniyor, faraza yüzdeki burun bütün yüzü kaplayacak derecede büyük olsa diğer azaların hakkına tecavüz etmiş olur ki bu da bir adaletsizlik tezahürüdür.
Dünya yüzünde unsur ve elementler adil bir şekilde dizayn edilmiştir, şayet demir bütün dünya yüzünü kaplasa idi hem hayat olmaz hem de diğer unsur ve elementlerin varlığına haksızlık edilmiş olurdu. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bu açıdan bakıldığında, kainatın umumunda mükemmel bir ölçü ve adaletin gözetildiği anlaşılır. Yani kainattaki bütün ahenk ve ölçüler, intizam ve kaideler hepsi adaletin bu şıkkının tezahürüdür. Her şey mutlak adalet ve ölçü içinde yaratılmıştır.
Adaletin diğer şıkkı olan menfi adalet ise, suçluyu cezalandırmak masumun hakkını vermektir ki bu adalet dünyada kamil manada tecelli etmiyor. Zira adaletin bu kısmı mahşere bırakılıyor. Mahşerde her hak sahibi hakkını alacağı gibi, her zalim de cezasını tam manası ile çekecek. Allah bu şık adaleti tehir eder, ama asla ihmal etmez.

19 Mart 2014 Çarşamba

Hepsinin gerçek sahibi ALLAH’tır.

Ene, farazi ve vehmi benlik ve sahiplik duygusudur. Yani; hakikatte olmadığı halde, var gibi düşünülen bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela; insanın ailesine benim ailem demesi, evine benim evim demesi, vücut ve azalarına benim vücudum ve benim azalarım demesi, buna örnek olarak verilebilir. İşte buradaki benim ifadesi enedir. Halbuki hakikat noktasından, ne aile, ne ev, ne vücut, ve ne de  azalar insanın değildir. Hepsinin gerçek sahibi ALLAH’tır. ALLAH, insana bu sahiplenme duygusunu mutlak olan isim ve sıfatlarını kavratmak ve kıyas yapmak için vermiştir. Yani; insan der, şu ev benim o zaman şu kainat evi de ALLAH’ındır, diye kıyas yaparak, ALLAH'ın sonsuz malikiyetlik sıfatını idrak eder. Şayet bu sahiplenme duygusu olmasa idi, insan bu kıyası yapmayacağı için, ALLAH’ın o sonsuz sıfatlarını idrak edemeyecekti.

İşte alemin sırrı ve ALLAH’ın gizli hazineleri, ALLAH’ın mutlak olan isim ve sıfatlarından ibarettir. Bu sırların ve mutlak sıfatların idrak edilip anlaşılması da, ene denilen vehmi ve farazi sahiplenme duygusuna bağlanmıştır. Alemin ve gizli hazineler olan ALLAH’ın, isim ve sıfatlarının keşfedilip çözülmesi, benlik duygusu olan enenin elindedir.

11 Mart 2014 Salı

55 lisan


zerrelerin vahdaniyete elli beş lisanla şehâdet  nedir?”
 Alem büyük bir kitaptır. Bu büyük kitabın her birimi, bütün yazılarıyla, fasıllarıyla, sayfalarıyla, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle, ALLAH’ın varlığına ve birliğine şehâdet etmektedir.
Kâinât da büyük bir insan hükmündedir. Bu büyük insan bütün âzâsıyla, cevherleriyle, hücreleriyle, zerreleriyle, vasıflarıyla, sıfatlarıyla, halleriyle ALLAH’ın varlığına ve birliğine delâlet etmektedir.
Yani bu kâinât bütün nev'ileriyle “ALLAH’tan başka ilah yoktur” dediği gibi; bütün cinsleriyle, “O’ndan başka Yaratıcı yoktur.” demekte; bütün birimleriyle, “O’ndan başka Yapıcı yoktur.” diye bağırmakta; bütün küçük bireyleriyle “O’ndan başka Tedbîr Edici yoktur.” diye kulakları çınlatmakta; bütün küçük bireylerin parçalarıyla “O’ndan başka Terbiye Edici yoktur.” diye bildirmekte; bütün küçük parçaların hücreleriyle “O’ndan başka Tasarruf Edici yoktur.” diye seslenmekte; bütün hücrelerin atomlarıyla “O’ndan başka Yaratıcı yoktur.” diye ilân etmekte; bütün atomların tarlası hükmünde olan hadsiz esîr deniziyle “ALLAH’tan başka ilâh yoktur” diye kâinâtı çınlatmaktadır.
 bu kâinâtın her bir nev'înden ALLAH’ın varlığına ve birliğine işâret hükmünde elli beş “lisan”, yani “sıfat” keşfeder. Varlıkların sahip oldukları sıfatlar dikkatle incelendiğinde her bir sıfatın farklı bir dil hükmünde gâyet net bir üslûp ile bize ALLAH’ın varlığını ve birliğini bildirdiği gâyet açık bir şekilde anlaşılır.
Bizi ALLAH’ın varlığına ve birliğine götüren diller şunlardır:
1- Kâinâtta görünen baş döndürücü düzenlemeler.
2- Canlı cansız her şeyin mükemmel bir düzen içinde disipline ediliyor olması.
3- Sayısız varlıkların sonsuz denge ve âhenk içinde halden hale dönüşmeleri.
4- Her şeyde kendini gösteren göz kamaştırıcı intizam.
5- Varlıkların birbiri peşi sıra âhenkli biçimde varlık sahasına çıkmaları..
6- Gökyüzü sayfasının güneş ve yıldızlarla yazılması.
7- Bal arısı ve karınca gibi bütün küçük sayfaların hücrelerle ve zerrelerle yazılması.
8- Makro-plânda güneş ve yıldızlarla, mikro-plânda hücreler ve zerrelerin âhenkte, harekette ve düzende birbirine benzemesi.
9- Bulut ve yeryüzü gibi cansız ve birbirine muhâlif şeylerde bile gözüken bir birinin ihtiyacına cevap verme, birbirinin yardımına koşma sıfatları.
10- Güneşten çok uzak olsalar da bütün gezegenlerin güneşe veya birbirlerine dayanmaları. 11- Yıldızlar gibi muhteşem eserlerin teşkilâtta birbirine benzemeleri.
12- Yeryüzünün birbirine benzeyen çiçekleri ve canlılarındaki münâsebet ve uyum.
13- Her bir varlığın Bârî isminin tecellîsiyle vücûda gelmesi.
14- Her bir varlığın Musavvir isminin tecellîsiyle şeklinin fevkalâde güzel olması.
15- Her bir varlığın Rezzâk isminin tecellîsiyle eksiksiz gıdâlanması.
16- Her bir varlığın Şâfî isminin tecellîsiyle hastalıklardan şifâ bulması.
17- Güneş sistemi gibi büyük sistemlerle, bal arısının gözleri gibi küçük sistemler arasındaki hârika irtibat ve uyum.
18- Zerreler arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasındaki câzibeye kardeş olması. 
19- Birleşik varlıklarda her parçanın lâyık mevkîine konulmasında görülen eksiksiz âhenk. 
20- Her ferdin, kendisini diğer bütün fertlerden ayıran özel kişiliği.
21- Her ferde, sırf kendisi için husûsî karakter tayin edilmesi.
22- Kâinâttaki bütün atomların bir elden çıktığını gösteren dayanışma ve dengesi.
23- Görünen sebeplerin pek basit, gayet sınırlı, fakir, cansız, şuursuz ve irâdesiz olmasına rağmen, peşine takılan meyvelerde görülen harika nakışlar, güzel ziynetler ve eşsiz san'atlar.
24- Kâinatta her şey harikulâde güzel. Dağınık, beceriksiz ve bilinçsiz sebeplere verilmeyecek kadar eksiksiz düzenlenen sebeplere bağlı sonuçlar, her şeyde ALLAH’ın eşsiz tasarruf sahibi olduğunun en açık delilidir, dilidir.
25- Kâinâtın her sayfasında pek büyük bir îtina ve dikkat ile yazılan nakışlar, ALLAH’ın birliğini gösteren tartışma götürmez binlerce dildir.
26- Dilediğini yapma gücüne sahip insan elinin, kendi fiillerinde ancak yüzde bir faaliyet sahibi olması, ALLAH’ın insan üzerinde de etkin tasarruf sahibi olduğunu bildiren en açık bir dildir.
27- Sebepler içinden en geniş tercih gücüne sahip olan insanın, en âdî fiillerinde bile yüzde doksan dokuz tasarrufun kendisinden başkasına (Yaratıcısına) ait olması.
28- Bütün kâinâtın, ALLAH’ın bütün isimlerine ayna teşkil etmesi ve şehâdet etmesi.
 29- Bütün kâinâtı topyekun ve her şeyi ayrı ayrı saran umûmî ve husûsî hikmetler.
30- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetlerine sevk eden yüksek kast.
31- Her şeyi umûmî ve husûsî hikmetleriyle tayin eden yüksek şuur.
32- Her şeyi sevk edildiği umûmî ve husûsî hikmetlerde muvaffak kılan yüksek irâde.
33- Her şey için sayısız benzer ihtimaller arasından tek bir tarzın seçilmiş olması.
34- Kâinâtın her zerresini, canlıların her ferdini kucaklayan tam ve umûmî inâyet.
35- Her inâyet gülümsemesini benzersiz lütufla sunma.
36- Her inâyet kucaklamasını eşsiz güzellikle süsleme ve şefkate dönüştürme.
37- Bütün kâinâtı kuşatan merhamet.
38- Geniş merhamet tecellîsi içinde her canlıyı çepeçevre saran husûsî rahmet.
39- Geniş merhameti ve husûsî rahmeti eşsiz nimetlerle sevilen ve aranan hale getirme.
40- Bütün hayat sahiplerini doyuran umûmî rızk.
41- Bütün kâinâtı canlı ve diri tutan umûmî hayat.
42- ALLAH’ın eşsiz iyiliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki geçici iyilikler.
43- ALLAH’ın benzersiz ve huzur veren güzelliğinin aynası hükmünde, kâinât yüzündeki hüzün verici güzellikler.
44- Hakîkî bir Sevgiliye ve Mahbûb’a işâret eden temiz ve sâdık aşklar.
45- Bütün sırları ve tabiat kanunlarını harekete geçiren yüksek kuvvetler ve cezbeler.
46- Bütün kuvvetlerin kâinâtta her şeyi etkisi ve cezbesi altına alması.
47- Zerrelerden kürelere her şeyde hükmünü gösteren yüksek bir tasarruf.
48- Bütün canlıların birbirinin ardı sıra hayata gelmeleri. Hayattakilerin birbiri ardı sıra hayattan gitmeleri.
49- Bütün canlıların her an halden hale uğramaları, değişmeleri, olgunlaşmaları.
50- Canlı cansız bütün varlıkları kasıp kavuran sürekli değişmeler ve başkalaşmalar. 
51- uZerrelerden kürelere her şeyi istilâ eden hudûs, yani “sonradan var olma” gerçeği.
52- Bütün cüzleri ve nev'ileri ile milyarlarca şekil ve vaziyette bulunabilme imkân ve ihtimalini sürekli taşıyan kâinât için şu hazır şeklin seçilip korunması.
53- Fakr u ihtiyaç içindeki varlıkların bütün ihtiyaçlarının münasip vakitlerde hesapsız biçimde görülmesi.
54- Bütün varlıkları halden hale çeviren imkân gerçeği.
55- Hiçbir şeyin, kendisi için tayin edilen kemâl noktaya gelmedikçe hareketten durmaması; her şeyin hiç yolunu şaşırmadan daima kemal noktaya doğru hareket etmesi ALLAH’ın her şey üzerindeki etkin nüfuzunu, tasarrufunu, faaliyeti, Yaratıcılığını gösteren ve Kendi varlığını ve birliğini bildiren dillerdendir.