5 Kasım 2013 Salı

dünyadan nasib, nihayet bir kefendir

"Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir."

 

cümlesini izah eder misiniz? 

 Tasavvufun mühim esaslarından biri, dünyayı terketmektir. Şüphesiz bu terk, Üstadımızın ifadesiyle “kesben değil kalben” olmalıdır. Kesb çalışma, kazanma demektir. Şu var ki, mahiyetine hem madde, hem mânâ dercedilen insan, dünyanın maddesine çalışırken, mana yönünü ihmal etmemelidir. Bir insan para kazanmalı, fakat parayı kalbine değil, kasasına koymalı ve o parayla faydalı işler görmelidir.

Mevlâna’nın teşbihiyle,
“Su geminin içine girerse onu batırır, altında bulunursa onu yüzdürür.”

Dünyanın bir çekim kuvveti vardır. Bu çekimden kurtulamayanlar hakikatin semasına yükselemezler.

Bazılarının dünyayı terk noktasındaki “bir lokma bir hırka” telakkileri, kendi özel anlayışlarıdır.
 Asıl hüner, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp ondan ebedi saadeti namına azami derecede faydalanabilmektir.


 
 

temel ölçü

Şükür nimete, sabır ise musibete olur.
Bu yüzden şükür, sabırdan üstündür. İnsanın musibet içinde şükür sahibi olması daha yüksek bir makamdır. Zira bu halde hem sabır, hem de daha ilerisi olan şükür manası vardır. Sızlanmak sabırsızlık kapsamına girer, zira şükür sabrın üstünde bir makamdır.
Ayrıca insan aciz ve tahammülsüz bir varlık olduğu için, şikayet ve sızlanmaktan kendini kurtaramaz. Bu sebeple insana şikayet etme, sızlanma demek yerine, ALLAH’ı aciz kullara şikayet manasına gelen isyan yerine, derdini ve halini ALLAH’a şikayet et denilmelidir. O zaman hem dert ve musibetler merciine şikayet edilmiş olur, hem de o tahammülsüzlükten gelen sızlanma ve şikayet ihtiyacı meşru bir şekilde tatmin edilmiş olur.
 Bu avam insanlar için temel bir ölçüdür.
Nasıl, iman ve ibadetlerin nihayetsiz makam ve dereceleri varsa, aynı şekilde sabrın da nihayetsiz derece ve makamları vardır. 
Ağlama ve sızlanmayı
 Onun kapısında yapmak güzel bir kulluk iken, sair insanların nazarında yapmak isyan ve fısk oluyor. Yalnız derdimizi şikayetsiz olarak birileri ile paylaşmak sabra muhalif olmaz. Zira ALLAH devayı sebepler eli ile gönderiyor, biz bütünü ile sebeplerden yüz çevirir isek, adetullaha muhalefet etmiş oluruz. Mesela, bir yerimiz ağrıyor ama sabra muhalif olur zannı ile hekime müracaat etmiyoruz; bu sabır değil, eziyet olur. Şikayet etmeden, devayı sebeplerde aramak caizdir, sabra muhalif olmaz.

4 Kasım 2013 Pazartesi

mektep, tarla ve oyun yeri

 
Dünya hayatına
ALLAH adına ve onun ismi ile bakılırsa, her şey çok güzel ve çok tatlı bir levha hükmüne geçer. Yani şu dünya hayatı ya ALLAH’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği ulvi bir mektep ya ahiret hayatının kazanıldığı verimli bir mezra ya da nefis ve hevaya hitap eden adi ve geçici bir oyuncaktır.
 
Dünya ve kainat, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının talim edildiği bir mekteptir. Bu yüzü ile dünya ve kainat güzeldir, övülmeye ve sevilmeye layıktır.
Dünya ve kainat ahiretin kazanıldığı bir yer, bir tarla olmasından dolayı bu yüzü ile de güzeldir ve sevilmeye layıktır. Bu yüzde ne kadar ileri gidilse güzeldir. Dünya nimetlerini ve lezzetlerini şükür için takip etmek güzeldir. Helal olan bütün lezzetlerden tatmada bir sakınca yoktur.
Dünya ve ahretin bir de üçüncü yüzü vardır ki, ALLAHı ve ahreti unutturan günah ve dalalete davet eden kirli ve çirkin yüzüdür. Bu yüzü ile dünya zararlı ve faydasızdır. Haramlar ve gayri meşru lezzetler bu yüze bakar.

o

Hasretin kurşun gibi düşer zamana
 Kelimeler hoyrat ikindilerde çağırır Sen’i
 Gözlerim sıcak bir nefes gibi tutulur sevda nöbetlerine
 Tutulur hasretine..
Seni sevmek adına ayrılığa isyan dağlara sabır ektim
 Ve katran ve zift gibi toprağın tenine ilaç
 Yağmura hüzün sardım..
Adını isyan koydum aşkın,
 Çiçeklerden önce ayrılığı çektim içime..
Gurbetindeyim Ey Yar sılam çok uzak
 iklimimde hazan var yeşilim kurak
 Kuşatılmış her bir yanım her yanım tuzak..
Hira’dan bir rüzgar esse şimdi içime hey yar
 Beni alıp bu diyardan sana götürse..
Medine’n olsun şimdi beton şehirler
 Bir hicret kabul eyle var da bir yol gel
 Göz göz olmuş yaralarım bir derman bekler..
Sana salat, Sana selam söylüyor dilim Hey Yarim(sav)
 Hasretinin çöl yolunda yine garibin h..

ya müfettişsin ya kapıcı

İnsanın azaları ve duyguları, ALLAH hesabına çalıştıkları zaman çok yüksek ve ulvi bir kıymet kazanırlarken, aynı aza ve duygular, nefis ve şeytan hesabına işleyip çalışırlar ise durum tam aksine dönüp, kıymetsiz ve adi bir dereceye düşüyorlar.
 
Mesela insanın dilindeki tat alma duygusu,
 ALLAHın vermiş olduğu envai nimet ve rızıklara yöneldiği zaman, dünya mutfağında pişirilen leziz nimetlerin kadir ve kıymetlerini bilen ve o nimetleri veren ALLAHa şükran hissi taşıyan yüksek ve kıymetli bir müfettiş oluyor.
 Aynı dil bu misyonu terk ederek sadece nefis ve şeytan hesabına çalışsa, yani rızkı verene teşekkürü düşünmeyerek rızka müteveccih olsa, o zaman  o kıymetli ve ulvi makamdan düşüp bağırsaklara ve mideye adi ve basit bir kapıcı ve yasakçı oluyor.
 
 
 
"Nasıl rızkın şu hizmetkârı olan dil şükürsüzlük yüzünden bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın kendisi ve diğer hizmetkarları olan sebepleri de aynı şekilde sukut (değerden düşmesi)ediyorlar.
En yüksek makamdan en aşağı makama inerler. Kâinatın yaratıcısının hikmetine zıt ve muhalif bir vaziyete düşerler."
Mesela rızkın aracısı ve vasıtası olan hava, su, toprak, güneş gibi unsurlar, kıymetsiz ve önemsiz birer kütle haline dönüşürler. Bir kafirin nazarında rızık ve rızka vasıta olan sebeplerin hiçbir değer ve kıymeti yoktur,onlar misyonsuz ve hedefsiz birer tesadüf oyuncağıdırlar. Ama müminin nazarında rızık ve onun vasıtaları, nihayetsiz bir şükrün araçları ve sonsuz bir minnet ve teşekkürün vasıtalarıdırlar.

3 Kasım 2013 Pazar

iman ve ibadet ayar çekiyor;)

Nasıl bir meyve, ağacın en uzağında ve en üstünde bulunur, ama ağacın bütün özelliklerini ve irsiyetini içinde program ve plan şeklinde bulundurur.
 Bir şekilde meyve, ağacın bir özeti bir modeli hükmündedir.
Aynı şekilde insan da şu kainat ağacının bir meyvesi bir neticesi gibidir; kainatın bütün hususiyetleri ve incelikleri insanın mahiyetine ince ve latif bir hat ile yazılmıştır.
Adeta kainat küçültülüp ve preslenip insanın mahiyetinde ve özellikle de kalbinde dürülmüş bir top kumaş gibidir. İnsan mahiyeti açılsa kainat olur,
 kainat dürülse insan olur bir genişlikte mahiyete sahip insan.
Bu nedenledir ki insan bütün kainat ile alakadar ve bütün mevcudatla ilgilidir. Yüzü ve yönü mevcudat ve kainat olan kesret ile meşguldür. Zira insanın mahiyetinde ki sonsuz acizlik ve fakirlik damarı ve bütün mevcudata muhtaç bir şekilde yaratılması, insanı kainat ve mevcudatla ilgili ve irtibatlı hale getiriyor. Evet insan bir tavuğa muhtaç ve ilgili olduğu gibi koca kainata ve gezegenlere de aynı derecede ve şiddette muhtaç ve ilgilidir. Bu da ister istemez insanı kainat demek olan kesret ile irtibatlandırıyor.
İman ve ibadet ise insanın kesrete olan bu düşkünlüğüne ve irtibatına bir ayar çekiyor:)
 Yani iman ve ibadet insanı kesret içinde, fena içinde boğulup gitmekten kurtarıp vahdete ve birlik olan tevhide yönlendiriyor. Kainat denilen şu mahlukat ve mevcudatın ALLAH’ın bir sanatı ve Ona işaret eden bir marifet levhası olduğunu iman ve ibadet ile insan idrak ediyor. Şayet iman ve ibadet olmasa, insan mahlukat ve kesret içinde boğulup gider.
Meccanen kabiliyetleri adi ihtiyaçlar içinde kokuşur. Bir yumurtanın derdine düşüp kainata halife olma şansını kaybeder. İşte iman ve ibadet insanın bu dağınık ve kuşatıcı mahiyetini toplayıp bir cihet olan vahdete tevcih ediyor ve mevcudatın zilletli ve acıklı köleliğinden kurtarıp, ALLAH’ın izzetli ve şerefli kulluğuna çıkarıyor.
Münteha kainatın dağınık hali, mebde ise kainatın tevhit ve vahdette birleşmiş her şeyin ALLAH’a işaret eden yönü ve cihetidir. Ağacın kökü ile dal budakları arasındaki durum gibidir. Ağacın kökü bir ve yekta iken yukarıya çıktıkça dağınık ve kesret şekline dönüşüyor. Kainatta bir ağaç gibidir, mebdei yani kökü iman ve ibadet iken müntehası yani eşyanın çokluğu insanın nazarını dağıtan bir objedir.
İşte kainatın ve eşyanın çokluğu içinde tevhidi ve vahdeti görmek ancak ibadetle mümkündür. İbadeti terk eden kainatın çokluğunda kaybolur gider.
İbadete sarılan ise kainatı bir ve yekta şekline çevirir.

1 Kasım 2013 Cuma

insanı kayıt altına alıp,sınırsız duyguları susturmak imkansız

İnsan fıtrat ve mahiyet olarak bütün kainata mukabil gelecek bir genişlik ve keskinlikte yaratılmıştır. İnsan sahip olmuş olduğu maddi ve manevi his ve cihazlar sayesinde, ALLAH’ın bütün isim ve sıfatlarını tartıp ölçebilir. Kainatın umumunda yazılı olan İlahi hakikatler aynı şekilde insanın mahiyet ve fıtratında da yazılmıştır. Yani insan bir nevi kainat gibidir.
Bu sebeple insanın bir ferdi ile milyonlar ferdi arasında keyfiyet olarak bir fark yoktur. İnsan bu gibi özellikleri sayesinde şu kainatın halifesi olmaya namzettir. Yani potansiyel olarak kainatın halifesidir. İnsanın bir ferdindeki bu kıymet ve ölçüler diğer türlerin değil bir ferdinde, tümünde bile yoktur.
Mesela, bir arı taifesi ALLAH’ın bütün isim ve sıfatlarına tam bir ayine ve mazhar olamaz, olsa olsa birkaç isme güzel bir takvim olur. Bu yüzden sair türlerin bütünü ve toplamı bir tek insana, mazhariyet noktasından denk ve müsavi değildir. Bir insan Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına tam bir ahsen-i takvim suretinde ayna olabilir, ama türler toplam ve bütün bile olsa, insana mazhariyet noktasından yetişemez
Özet olarak insanın bir ferdini, ALLAH öyle donatmış ki, sair türlere bedel yaratmış. ALLAH, insana çok hissiyat ve cihazlar vermiş ve duygularına sınır koymamış ki, çok makam ve mertebeleri elde edebilsin ve kainatın halifesi ve neticesi olduğunu gösterebilsin. Yani, ALLAH, bir insan ile çok mahsulat kaldırsın ve çok maksatları tahakkuk ettirsin. Bu yüzden insanı kayıt altına alıp, sınırsız duygularını susturmak imkansızdır. Yüz gram gelemeyen dili ile yeryüzündeki bütün tatları ve yiyecekleri tadabildiği gibi, yine beş on gramlık gözü sayesinde bütün renkleri ve ara tonlarını gözlemleyebiliyor vs...