7 Eylül 2013 Cumartesi

Psikiyatrist Mustafa Merter: İnsan ruhuyla oynanmaz!

 
Kişisel gelişimle ilgili eserlerde yer alan, hayatı ve benliği anlamlandıran temel kavramlara, Budist, Maniheist, Brahmanist, Taoist bakış açısıyla anlamlar yükleniyor. Yoga yapacak kişinin,
bir köşeye oturup rahatlamak için tekrar tekrar yinelediği çoğu büyüsel içerikli söz yada sözcüklere (genellikle “aum/om”) “mantra” deniyor. İnsanlar garip bir şekilde, Hindu, Brahman, Budist, Taoist, Şintoist âlemin kainatta neye karşılık geldiği, kimden ne istendiği belli olmayan “mantra”larını söyleyerek şifa, afiyet ummaya çalışıyor.

Sonu Budizm’e varıyor
Budizm putperest bir anlayış üzerine kurulmuş, çok tanrılı bir dindir. Bu anlayışla yetişen Budist rahipler tüm hayatlarını Buda’ya ibadetle geçirirler. Budizm, tevhidi kabul etmeyen, sadece insanın bazı ahlaki yönlerden gelişimini ve dünyaya ait ızdıraplarından kurtulmasını temel alan özünde çok tanrıcı bir felsefedir. Budizm, insanın dünyaya sürekli geldiği, bir önceki hayatındaki davranışlara göre bir sonraki hayatının şekillendiği (reenkarnasyon) düşüncesi üzerine kurulmuştur. Bunlar İslam’a ve Kur’an’a tamamen zıt düşüncelerdir.

Uçmak, suda yürümek!

Türkistan’da yetişen büyük velîlerden Ebu Said Ebü’l-Hayr’a bir gün, “Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz?” diye sorulunca; “Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da yüzer.” dedi. “Filan adam havada uçuyor.” dediler. “Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var.” dedi. “Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor.” dediler. “Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dînimizde kıymeti yoktur. Merd olan, herkesin arasında bulunur. Alış-veriş yapar, evlenir. Fakat, bir an RABBini unutmaz.” buyurdu.

Psikiyatrist Mustafa Merter:

“Avrupa’daki uzun hayatım boyunca, yoğun bir şekilde meditasyon uyguladım. Türkiye’ye gelip İslam’la müşerref olduktan sonra, gitgide meditatif aktivitelerim ikinci plana düştü. Meditasyonu ben, psikoterapide bazı yardımcı metotlara ek olarak telakki ediyorum. Meditasyonu eğer bir dinsel uygulama gibi algılarsak bir süre sonra, zehir haline dönüşebilir. Çünkü meditasyon esnasında değişik bir bilinç boyutuna giriyor ve çıkıyor insan. Bir bağımlılık oluşabiliyor. Oradan bu boyuta geldikleri zaman, bir boşluk hissediyorlar. Dünyadan zevk alan, o hazları hissedemez hale dönüşüyor. Tekrar öbür tarafa dönmek istiyor. Fakat öbür taraftaki hali bulamadığı için, iki cami arasında bînamaz oluyor. Bu gidip gelmelerin sonunda insan, çok ağır depresyona girebiliyor.

- Nasıl tezahür ediyor?

Senelerce beraber olduğumuz bir arkadaşım, gül gibi bir karısı, güzel çocukları var. Psikiyatristlerin tanımını koyamadıkları bir depresyon yaşıyor. 70’li yıllarda Budist mabetlerinde kalıp, uzun süre meditasyon yapan bir çocuk. Ne bu dünyadan zevk alabiliyor, ne öbür tarafa gidebilir halde. Sokaklarda ruh gibi dolaşıyor.
Ve o münferit bir vaka değildir. Geçen bir olay aktarıldı: Birisi, Azerbaycan’dan gelen bir şifacıya gidiyor. Kendinde bir rahatlama hissediyor. Ve yakınlarını da oraya gitmeleri için teşvik ediyor. Yakınlarından bir tanesi, “Bana vahiy geliyor” demeye başlıyor. Eşi de paranoid bir krize giriyor.
 
O aile parçalanmak üzere. İnsan ruhuyla oynanmaz. Kendin pişir, kendin ye maneviyatı olmaz. İnsanın bu dünyada bir haz kredisi var. Eğer bu haz kredisi aşılırsa, artık hiç haz alamaz hale geliyoruz.
- Bu enerji alıp vermelere ne diyorsunuz?

İşin içinde enaniyet var. İşin Rahmani boyutu bitmiş. Büyük bir ego şişmesi oluyor. Bu insanlar yalnız şifada kalmıyorlar, ondan sonra “Ben Hz. Mevlana’yım, reenkarnasyonum. Ben peygamberim, ben Allah’ım” diyenler var. New age grupların temel öğesi, insanların ‘ben yaptım’ duygusunu yaşamalarıdır. Kulluk bilinci yoktur.
Herşeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan ALLAHtandır . 
 (“aum/om”) “mantra” kim
sana mutluluk huzur versin
bedenin nefsin dünyaya baksa da ruhun kalbin duyguların ahirete RABBİSİNE yönelmiş ALLAHtan başka kimse doyuramaz
ibadetler  hem insanın ruhunu rahatlatır hem de insanın bedeni yönden sıhhat bulmasını sağlar. Ayrıca bu ibadetleri yapmakla kendi dininin emirlerini yerine getirmenin verdiği bir huzur hali yaşanır
http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/5797/reiki-yoga-meditasyon-gibi-insandaki-bio-enerji-kullanimina-dair-uygulamalara-islam-in-bakisi-nedir.html

5 Eylül 2013 Perşembe

Muhabbet nurani olduğu için bulaşıcı

 
Nurani varlıklar ile onun zıddı olan kesif varlıkların yansımasında ve temessülünde durumları farklılık arz eder, hükümleri başka başkadır, biri hakiki yansır diğeri sadece görüntü olarak yansır.
Nurani bir varlık yansıdığı yere kendi aslındaki vasıfları da götürür, bir nevi yansıyan ile yansımaya mahal olan şey aynı gibi olur. Mesala aynada yansıyan güneş kendine özgü vasıflarını aynaya da aksettirir, bir nevi küçük bir güneş o aynada oluşur. Aynı güneş gibi o da ısı ve ışık verir, fark sadece azamet ve kibriyadadır. Nuranin temessülü temessül ettiği yeri yani yansıdığı yeri kendi gibi yapar. 
Kesif şeylerde yani madde ve cismin hükmettiği şeylerde ise yansıma, temessül sadece görüntü olarak vardır, vasıflar oraya aksetmez onun için yansıyan şey ile yansımaya mahal olan şey farklıdır, aralarındaki tek ilişki görüntü naklidir. Mesala maddi ve kesif olan bir taş aynada yansısa, sadece görüntüsü oraya gider taşın kendine ait vasıflar oraya geçmez.
İşte insanın mahiyeti ve kalbi de bir ayinedir, bu aynaya nurani şeylerde yansıyor kesif şeylerde yansıyor.
Kalp aynasına nurani ve hayırlı bir şey yansıdığı vakit kendine ait vasıfları da oraya taşıdığı için, kalbe nuraniyet ve hayır getiriyor. Adeta o kalbi hayır ve nura çeviriyor,onun içindir ki hayırlı ve nurani şeyler ile meşgul olmak gerekiyor. Bu misal ve tespitten hareketle bir kişiye iyiliklerinden dolayı muhabbet etsek, o muhabbet nurani olduğu için iyilik eden şahsın dostlarına da aynı ile temessül edip yansır. Yani o sevdiğimiz şahsın muhabbeti onun dost ve sevdiklerine de sirayet edip geçer demektir. Muhabbet nurani olduğu için bulaşıcıdır.

4 Eylül 2013 Çarşamba

numune

Dünyadaki nimetler
ahiret hayatında verilecek asıl nimetlerin
numune ve örnekleridir.
Bu sebeple dünya doyumluk değil tadımlıktır.
Tadımlık olan nimetlere doyumluk gibi saldırmak ve bağlanmak, lezzet yerine azap ve acı verir.
Zira dünyadaki nimetlerin üstüne fanilik ve geçicilik mührü vurulmuştur.
Bu nimetlerin numune olduğu unutulur, ebedi gibi bağlanılır ise, lezzetinden çok azap ve acı verir. O nimetlere kavuşmadaki lezzet bir gram ise, o nimetlerden ayrılmaktaki azap ve acı bir tondur.
Bir gram lezzet için,
 bir ton acıyı tatmak da akıl karı değildir.

tercih kuldan yaratmak ALLAH dan

Bilindiği gibi
insan için iki çeşit fiil, iş söz konusudur.
Biri ızdırarî, diğeri ihtiyarî.
Birincisinde kulun hiçbir rolü, hiçbir vazifesi yoktur. Dileyen de ALLAH’tır yaratan da. Organlarımızın çalışması, cinsiyetimiz, boyumuz, rengimiz, ırkımız bu gruba girer. Bir de bu dünyaya imtihan için gönderilmiş bulunan insanın kendi iradesine bırakılan işler vardır.
Bir önek verelim:
Konuşmayı yaratan ALLAH’tır, ancak konuşmaya karar veren, konuştuğunda da doğru veya yanlış konuşmayı tercih eden kulun kendisidir. Burada tercih kulun vazifesi, konuşmayı yaratmak ise ALLAH’ın vazifesidir, yani bu iş O’nun yaratmasıyla meydana gelir. Bu ikinci fiillerde, kul cüz’i iradesini sarf ettikten sonra, sonucu ALLAH yaratır.
Satır içi resim 1
 CENAB-I HAKK’ın ezelde takdir ettiği bir hüküm vardır:
“Kulum cüz’i iradesini neye sarf ederse ben küllî irademle onu yaratayım.”
“Kulum sebeplere teşebbüs etmedikçe ben müsebbebleri (neticeleri) yaratmayayım.”

2 Eylül 2013 Pazartesi

emanet

Bizlere verilen göz, kulak, dil gibi maddi uzuvlar ve muhabbet, hırs, şefkat gibi manevi duygular CENAB-I HAKK’ın birer malı olup sadece emanet olarak bizlere verilmiştir. Bununla birlikte mal, evlat, makam ve gençlik gibi diğer sahip olduklarımız da bizim zati malımız olmayıp ALLAH-U Teâlâ’nın bizlere birer emanetidir.

 Fıkıhta bir kaidedir ki: Emaneti alan kişi, emanetten ancak sahibinin izni ve rızası dairesinde istifade edebilir. Onun izni olmayan yerlerde emaneti kullanamaz, eğer kullanırsa bundan mesul olur. Mesela emanet olarak bir at verilse ve emanetin sahibi: “Buna sadece sen binebilirsin!” dese, emaneti alan kişi o ata başka birisini bindiremez.

İşte sahip olduğumuz her şey bizlere birer emanet olup ancak CENAB-I HAKK’ın izni ve rızası dâhilinde kullanılabilir. ALLAH-U Teâlâ göz ile neye bakmamızı emretmişse ancak ona bakabilir; kulak ile neyi duymamızı istemişse ancak onu dinleyebilir; dil ile neyi konuşmamızı emretmişse ancak onu konuşabilir; ayak ile nereye gitmemizi emretmişse ancak oraya gidebiliriz ve hakeza... Bu uzuvları izin verilmeyen yerlerde kullanmak, emanete ihanet etmek demektir.

1 Eylül 2013 Pazar

bi masal

Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
-Bunda da bir hayır var!
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:
-Bunda da bir hayır var!
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
-Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?' Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
-Haklıymışsın!' dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi.
-Hayır, diye karşılık verdi arkadaşı. Bunda da bir hayır var.
-Ne diyorsun ALLAH aşkına?diye hayretle bağırdı kral. Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?

-Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene.  

kabiliyetli

İnsanın fıtratı bir tarla gibidir. ALLAH bu tarlaya çok hikmetlerin tahakkuku için hayır ve şer  tohumlarını beraber ekmiştir. İnsan fıtrat itibari ile hayra da şerre de kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Bu hayır ve şer tohumlarının inkişaf ve tekemmül seçimini ise insanın kendi tercihine bırakmıştır. Yani insan fıtratına ekilmiş olan bu hayır ve şer tohumlarından birisine kuvvet verip onu neşvü nemalandırabilir. Seçim insan da olmasından dolayı mesuliyet ve sorumlulukta insana aittir.
eylül ayının sonuna kadar  
"HASBUNALLAHU VE NİMEL VEKİL"
  cekilecek  inşALLAH
 
hacet  namazını kılanlar
nıyeti  (katılan enaz 100 tane çekene ve encok  çekene
iman,  saglık ,sıhhat,afıyet huzur iki cihanda saadet ve selamet, ALLAHIN rızası ,firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması ) olacak inşALLAH
Lumiere Mh
lumiere571@gmail.com
facebook