25 Ağustos 2013 Pazar

muhteşem kitap

Kur’an-ı Kerim,
 ALLAH’ın her isminin azami tecelli ve mertebesinden süzülüp gelen bir kitap olduğu için, sair kelamlardan daha üstün ve daha geniş bir İlahi kelamıdır. Diğer kelamlar bir ismin ya da isimlerin özel makamlarından hasıl olan kelamlar olmasından Kur’an gibi külliyet kazanamıyorlar.
 Mesela, Hazreti İsa’da (as) ALLAH’ın kudret sıfatı galip olduğu için, diğer isimler ona tabi oluyor.
 Kelam da bu ismin şekline göre geliyor. Ama Hazreti PEYGAMBER EFENDİMiz (asv) ism-i azama mazhar olduğundan, her ismin azami tecellisine mazhar oluyor. Kelam da bu mazhariyete uygun olarak tecelli ediyor. ALLAH’ın her bir  ismi Kur’an sahnesinde en haşmetli ve en kapsamlı bir perdede kendisini sahneliyor. Bu mana sair kelamlarda yok. Yani Tevrat, İncil, Zebur ve diğer sahifeler
 bu noktada Kur’an gibi değillerdir. 
 Kur’an’ın her ismin en azam noktasından süzülüp gelmesi ise isme değil, ismin tecellisine mazhar olan muhatabın kabiliyetine bakıyor. Kainatta basitten mükemmele doğru işleyen tekamül kanunu hükmettiği için, insanlık da basitten mükemmele doğru tekamül ve terakki ediyor. Nasıl bir insan bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık sürecinden geçip gidiyor ise, aynı süreci insanlık da toplum olarak takip ediyor. Bu sebeple insanlığın hitaba kabiliyetleri her dönemde farklılık arz eder
 Hazreti Adem (as) ‘in dönemi insanlığın en basit ve ilkel dönemi olduğu için, ALLAH onlara hitap ederken, basit ve az bir söz ile konuşur. Temsilde hata olmasın, Annenin bebeği ile çat pat konuşması gibi. Bu konuşma derecesi insanlığın tekamülüne uygun olarak sürekli terakki ile değişir. İnsanlığın en mükemmel hitaba kabil olduğu dönem Hazreti MUHAMMED (sas) EFENDİMizin dönemidir. Bu sebeple Kur’an kelamlar içinde en geniş ve en kapsamlı bir kelamdır. Hazreti PEYGAMBER EFENDİMiz (asv)'in manevi azameti, ümmetinin kemale ermiş olması, hitabı ve muhataplığı da külliyete çıkarmıştır.
ALLAH’ın kelamında ve hitabında hususiyet ve umumiyet noktasında çok makam ve mertebeler vardır. ALLAH’ın cansız varlıklardan tut ta insanlara kadar her taife ile bir konuşması vardır. Ama bu konuşmaların derece ve mertebeleri muhteliftir. Kimisi hususi, kimisi umumi, kimisi bir ismin gölgesinde ve kimisi de bir çok ismin gölgesinde ALLAH’ın kelamına mazhar oluyor. İşte bu muhtelif konuşmalar içinde en azami ve küllisi ve bütün isimlerin azami tecellisini yansıtan Kur'an dır.
Kur’an, böyle geniş ve azametli bir perdeden hitap ettiği için, mizaç ve meşrebi farklı bütün alim ve evliyalar Kur’an çatısı altında toplanabilmişlerdir. Şayet Kur’an çatıyı daraltıp sadece bir mizaca ya da meşrebe göre hitap etse idi,
sair mizaç ve meşrepler ondan istifade edemezdi ve rehberlik vazifesini bihakkın ifa edemezdi. Tıpkı tıp fakültesinde tarih okunamaması gibi. Kur’an öyle ali ve yüksek bir mektep ki, her branştan talebeler onun rahle-i tedrisinden istifade edebilir. Bir tasavvuf evliyası olan İbn-i Arabi onun şakirdi olabildiği gibi ilm-i kelam ve felsefenin  bir tilmizi olan Fahrettin Razi de onun şakirdi olup ondan istifade edebilir.
Bir hastane sadece kanser olanlara hizmet veriyoruz dese, diğer hastalar bu hastaneden  istifade edemez. Yani hastane hususileşmiş demektir. Her hastalığa hitap eden cihazlarla mücehhez külli ve kapsamlı bir hastane bütün hastalara şifayab olup, hepsini davet ederek kabul edebilir. İşte  Kur’an bütün manev hastalıklara hitap eden külli ve kapsamlı bir şifa hastanesi gibidir. Hususi ve belli hastalıklara hitap etmiyor, bütün hastalıkların devasını camidir.
Özet olarak, Kur’an bütün hastalara şifa veren külli bir hastane olduğu gibi,  aynı zamanda mizaç ve meslekleri farklı olan alim ve evliyaları tedris eden ali ve yüksek bir tekke veya medresedir. Bu külliyetini de isimlerin azami tecelli etmesinden alıyor.
 
lumiere571@gmail.com lumiere Mh facebook adresi

23 Ağustos 2013 Cuma

çığırtkan

Nasıl bir resim sergisinde, resimlerin sanat ve inceliklerini gelen seyircilere duyurmak ve anlatmak için bir vazifeli bulunur.
 Aynı şekilde insan da şu kainat sergi salonunda, ALLAH’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini ilan edip duyurmak vazifesi ile memurdur. Bu duyurmak ve ilan etmenin en somut sembolü "SÜBHANNALLAH" ve "ELHAMDÜLİLLâH" kelimeleridir. Bu yüzden bu kelimeler, Kur'an ve namazın çekirdeği gibi her yerinde söyleniyorlar. Yani insan, kainat yüzünde tecelli eden, ALLAH’ın isimlerinin bir çığırtkanı, bir dellalı, bir şuurlu seyircisidir.

22 Ağustos 2013 Perşembe

3kurbağa"nefs,heva,vehim"

Nefis, heva ve vehim sadece hazır anını düşünür, geleceği ve sonunu göremez ve düşünemez; bir cihetle hayvan gibidir.
 Nasıl hayvanda akıl ve basiret olmadığı için geleceği göremez, her şeyi bulunduğu andır.
 Aynı şekilde insandaki nefis, heva ve vehim gibi cihazlar da geleceği ve neticeyi düşünmez, her şeyi bulunduğu andır.
Mesela nefis, heva ve vehime denilse, "sen şu hazır bir gram lezzeti terk et, sana bir yıl sonra tonlarca lezzetler verilecek." Nefis ve vehim o bir gram hazır lezzeti bir yıl sonra verilecek tonlarca lezzete tercih eder. Zira nefis bir yıl sonrasını düşünüp muhakeme edemiyor; o sadece bulunduğu anı düşünüyor.
 
Bu durum ceza noktasında da aynıdır.
 
Nefis ve vehme denilse ki, şimdi sana bir tokat atalım ama bu tokata mukabil bir hafta sonraki büyük bir azaptan kurtulacaksın. Nefis ve heva hazır bir tokata razı olmaz;
 çünkü o tokatı hemen yiyecek. Buna bedel bir hafta sonraki azaba maruz kalır ve zarar eder.

20 Ağustos 2013 Salı

peşindeyim yar


odalarda ışıksızım
katıksızım,viraneyim..
seni sensiz duvarlara yazan benim divaneyim
kanım aksınki..
terketmem seni,peşindeyim yar
ellerimsin gözlerimsin inanmazsın yar
ben perişan günlerim dar anlamazsın yar
bir ömür bu zindanlarda
ellerimsin gözlerimsin mahkumum sana
dawalı ben dawacı ben
yorgunum bu celselerden
dargınım sana(rüyalarıma gelmiyon:((
posta posta selavatlar dualarda yar
ben perişan günlerim dar tekbeni anlayansın yar
mh

18 Ağustos 2013 Pazar

esir olma

İnsan bitkilerle ve hayvanlarla ortak yönleri olan bir canlıdır. Bitkilerdeki beslenme, büyüme ve üreme kuvveleri hayvanda ve insanda da vardır.

 Hayvanlarda bulunan ve insanlarla ortak olan üç kuvve vardır: Şehvet (hayatının yemeye içmeye ve neslinin devamı için karşı cinse arzu duymak); Gadap (kendine zarar verecek şeyden kaçma veya zararlı şeyi bertaraf etme eğilimi )
ve akıl (iyi ve kötüyü, faydalıyı ve zararlıyı fark etme kabiliyeti) kuvveleri vardır.

Bütün bu kuvveler hayatın devamı için gerekli olan şartlardır. Fakat insanda bu kuvveler imtihana medar olmak için sınırsız bırakılmıştır. Bu nebatî ve hayvanî hissiyat ve kuvveler bazen o kadar kabarmakta ve şişmektedir ki, akıl, kalp ve ruh gibi insanî taraflarımıza galip gelebilmektedir. Bu yüzden insan inanılmaz hırs, ihtiras ve tutkuların ve akıl almaz öfke, nefret ve zulmün esiri olabilmekte
ve akıldan mahrum bir canavar gibi davranabilmektedir.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

boğulmak derecesinde olan insan

İnsan, bir taş gibi varlığa karşı duyarsız olmadığı gibi,
 bir ağaç ve hayvan gibi de kainatla ilgisi sınırlı değildir. İnsan diğer bütün varlıklardan farklı olarak bütün kainatla alakadardır. Yağmurla, depremle, sinekle, inekle, atomla, yıldızla ve hakeza bütün varlıklarla alakadardır. Onlardan gelen güzel şeylerle mutlu olduğu gibi, menfi şeylerle de huzursuz ve mutsuz oluyor.
Olay ve hadiselere kader canibinden bakmayan
ve her şeyi sebepler çizgisinde gören insanlar için bu alakadarlık, bir huzursuzluk kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Her olay ve hadiseye Kur'an ve sünnet perspektifinde bakanlar için ise,
bütün olaylar ibretle izlenmesi gereken birer tefekkür tablosudur.

aracı

Bir padişah riayetinin maaşlarını bizzat dağıtmaz da memurları yoluyla verir.
 Ama herkes çok iyi bilir ki, bu maaşları o memurlar kendi ceplerinden yahut kasalarından vermezler. Onlar, padişahın izzetine perde olmuşlardır ve bu paraları onun namına vermektedirler.
Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, sebepler eliyle gelen nimetleri o sebeplerin kendi malları, maharetleri ve ihsanları olarak değil, ALLAH’ın birer ikramı olarak görür ve sebeplerin birer perde olarak, birer vasıta olarak görevlendirildiğini bilir.
“Tabiat bir san'at-ı İlahiyedir, Sâni' olmaz.. bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz.. bir nakıştır, nakkaş olamaz. ...”