17 Mart 2013 Pazar

doyamazsıııınnn

Dünya lezzetlerinin insanı tatmin etmemesinin sırrı nedir?

İnsana verilen bütün duygu ve latifelerin yapısı ve esası, ALLAH’ın sonsuz isim ve sıfatlarını anlamak ve sevmek üzerine tanzim edilmiştir. Dünyanın nimetleri ise bu sonsuz isim ve sıfatların çok perdelerden geçmiş zayıf bir gölgesi, bir tecellisidir. Bu yüzden dünya nimetleri ebedi sıfatlara göre tanzim edilmiş olan duygu ve latifelere dar ve yetersiz geliyor. Böyle olunca, dünya nimetleri insan duygularını tatmin edemiyor.
Cennette nimetler hem ebedi hem de çok yüksek olmasından dolayı, orada insanın duygu ve latifeleri kemali ile tatmin edilecektir. Dünya ise cennetin bir vitrini, bir nümunesi hükmündedir. Bu yüzden buradaki nimetler doyumluk değil, tadımlıktır. Doymak ancak cennette olacağı için, insan duyguları dünya nimetleri ile tatmin olamıyor. Bu da insana bir ibret, bir nasihat hükmüne geçiyor. Şayet böyle olmasa idi insan; ALLAH ve ahireti bütün bütün unutur, dalalete sapardı.
(önceki maillere buralardan bakabilirsiniz)

11 Mart 2013 Pazartesi

hayali tablo

"Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım." Üstad'ın dermanını arayıp da bulamadığı dert neydi?

İnsan, nihayetsiz aciz, fakir ve zaif bir varlıktır. Ancak ihtiyaçları ve arzuları ise sonsuzdur;
kabir, ecel, musibetler, hastalıklar, belalar, dertler ve elemler gibi tehlikeler ile karşı karşı olan bir varlıktır.
İşte bütün bunlar insan için birer derttir.

Üstad bunları tedavi edecek bir derman arıyor. İlk önce, tevekkülsüz, ALLAH'tan gafil ve kendine güvenerek bir derman aramaya başlıyor, ancak yarası daha da derinleşiyor.
Ne zaman ki ALLAH'a tevekkül etti, ALLAH'ın kudretine dayandı,
o zaman sıkıntılar da bitmiş ve yaralar tedavi edilmiştir gördü.

Bu hayali tablo, insanın hayata olan iki ayrı bakışını temsil etmektedir.
Bir grup insan birinci gözlükle, diğerleri ise ikinci gözlükle varlığa bakıyorlar.

7 Mart 2013 Perşembe

kâinatın güzel bir takvimi ol...

"Bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını kendi duan içine al, bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi İYYAKE NESTAİN de, kâinatın güzel bir takvimi ol..." Burayı izah eder misiniz?

İnsan duygu, cihaz, fıtrat olarak çok cami ve külli bir donanıma sahip olduğu için, bütün kainat ile alakadar bir vaziyette yaratılmıştır. İnsan, kainatın umumunu ihata edecek his ve duygulara sahiptir. Bu yüzden, kainattaki bütün mana ve esasları tartıp, ölçecek bir mahiyettedir. Sair mahlukat ise, insana nispeten cüz’i ve hususi kalıyor. İnsan gibi, kainatın umumunu ihata edemiyor.

Mesela, insandaki göz, bütün renklerin tonlarını algılar. Ama bir hayvan, siyah ve beyaz görür. İnsandaki tat alma cihazı bütün lezzetleri tartıp, ölçer. Ama hayvanat ve diğer mahlukat, bundan mahrumdur.

Bütün bunlar gösteriyor ki insan, şu kainatın bir sultanı, bir halifesi hükmündedir. Zaten bütün kainat’ta insana hizmet ve itaat ediyor. Bu da onun halife ve sultan olduğunun delilidir. ALLAH’ın bütün isim ve sıfatlarını anlayacak ve üzerinde gösterecek yegane varlık insan olduğundan, ALLAH’a külli kulluk yapacak olan da insandır. İnsan, sahip olduğu bu cihaz ve istidatları ile ALLAH’a bir abd-ı külli, bir vekil-i umumi oluyor. Bir nevi niyet ve istidadı ile bütün mahlukatın fıtri ibadetlerini üstüne alıp, onlara vekil olup, onların adına arz-ı ubudiyet edecek tek varlıktır. İnsan, külli bir şuur ve niyet ile bütün mahlukatın yaptığı ubudiyete sahip olabilir ve onu kendi yapmış gibi arz-ı takdim edebilir. ALLAH, insana böyle bir külliyet vermiş, bunu iyi değerlendirmek lazımdır.

“cevap veririm” kabulü hikmetli

Duanın Kabulunun Garantisi Yok mu bir de Tevessül (vesileler ile dua etmek) caiz mi?

Dua bir ubudiyettir. Bizim dualarda ki ana prensibimiz ibadet kastı ve gayesi hakim olmalıdır. Yoksa duayı sırf kabul edilmesi gereken ve ihtiyaç dilekçesi olarak görmek yanlıştır.

Bazen bir şey için dua edilir. Fakat istediğimiz bu şey, zahiren kabul edilmez. Buna rağmen bizim duayı bırakmamamız lazımdır. Şayet istediğimiz şey elde edilse ve CENAB-I HAKK duamızı kabul etse nurun ala nur. Ama zahiren kabul edilmese bile biz “Duam kabul olmadı” demeyeceğiz. Aksine “ALLAH bu duamı ahiretim için veya dünyada daha iyi bir şekilde kabul etti” denilir.

Hakikaten bu dua boşa gitmedi, ibadet olması dolayısıyla ahirette mükafatını göreceğim diye duasını bırakmak değil, aksine daha fazla dua etmeye gayret ve şevk taşımalıyız.

CENAB-I HAKK Kur’an-ı Kerim'de, “Bana dua edin size cevap vereyim” (Mü’min Suresi,40/60) buyurmaktadır. Bazıları bu ayet-i kerimeyi öne sürerek şöyle demektedirler: Madem ALLAH “bana dua edin bende kabul edeyim” demiştir. Neden çokça dua ettiğimiz halde bazıları kabul edilmiyor. Bu hususta alimlerimiz ittifakla bu ayette ALLAH “cevap veririm” demektedir, “ Kabul ederim” dememektedir. Nasıl ki, sen bir hekime gitsen ve desen “ ey hekim bana şu ilacı ver” elbette hekim sana cevap verir ve “ buyurun” diye cevap verir. Fakat istediğin şey ya hikmetsiz, ya faydasız veya sana zararlı bir ilaç ise, onu değil de daha güzelini sana verir.

Aynen onun gibi, mutlak hikmet sahibi CENAB-I HAKK; “Bize ve dualarımıza cevap verir. Ama kabul etmek hikmetine tabi olduğundan bazen istenen şeyin aynısı bazen de daha güzelini bazen de zararlı olduğunu bildiği için hiç vermez.

Bu kısa açıklamadan sonra duaların kabul şartlarına geçelim.
Evvela dua kabul çerçevesi dahilinde olacak. Sonra samimi ve günahsız bir ağızla olacaktır. Mümkünse abdestli ve helal lokma alınmak suretiyle bereketlenecektir. Mübarek mevkilerde özellikle mescit ve camilerde, mübarek zamanlarda özellikle ramazan ayı ve Kadir Gecesi, Berat Gecesi gibi mübarek gecelerde, namazlardan sonra özellikle sabah namazından sonra dua edilmesi kabule karin olması hikmet-i ilahiye ve rahmet-i ilahiyece matluptur.

3 Mart 2013 Pazar

sürekli aç

Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Bu cümleleri açıklar mısınz?

Burada anlatılmak istenen husus; insan mahiyetindeki her bir duygu ve latifenin tatmin olma ya da ibadet şeklinin farklı ve muhtelif olduğudur.

İnsanın mahiyetinde binlerce hissiyat ve duygular vardır. Bunların hepsinin ibadet ve vazifesi muhteliftir. Aklın vazifesi düşünmek, ibadeti ise tefekkürdür. Kalbin vazifesi sevmek, ibadeti ise muhabbetullahtır vs.

İşte Kur’an, insana hitap ederken bütün bu duygu ve latifelerin vazife ve ibadetine mutabık bir şekilde hitap ediyor. Yani ayet akla, kalbe, vicdana, ruha, zahiri ve batini hasselere ayrı ayrı rızıklarda ve hitaplarda bulunuyor. Birisini beslerken, diğerini ihmal etmiyor.

Akıl ayetten hissesini alıp bir kenara çekildiğinde, diğer duygu ve latifeler de sıraya girip hisse ve payını alıyorlar.
İşte bu hisse ve pay dağıtımında bazı duygular çabuk doyup kenara çekilirken, bazı duygular ise usanmadan bıkmadan ayetten hisse almaya devam ediyor. İnsanın midesinin doyduğu halde gözünün doymaması misüllü akıl ve kalp doyduğu halde, uzun müddet geçtiği halde doymayan duygu ve latifeler de vardır.

İşte Kur’an’ın aslında ve orijinalinde bütün bu duyguları doyuracak ve tatmin edecek malzemeler mevcuttur. Şayet Kur’an‘ı sadece akla hitap edecek şekilde tercüme edip meal verilecek olunursa, diğer hasse ve duygular nasipsiz ve rızıksız kalırlar. Bu sebepten dolayı meal Kur'an’ın yerini tutamaz. Kur’an her tarafı ile özdür, içinde işe yaramayan kışır ve kazurat yoktur. Her bir harfi ve cümle yapısı bir hasseye konu ve rızıktır. Bu sebeple asıl ve orijinalin yerini hiçbir çeviri ve tercüme tutamaz.

Kıraat ve tesbihleri düşünmeden yap denilmiyor. Akıl hissesini alıp bir kenara çekildiğinde vazifen bitmiş olmaz deniliyor. Yani Kur’an sadece akla hitap etmiyor, diğer hasse ve duygulara da hitap ediyor.

Öyle ise ben anladığımı anladım bir daha okumama gerek yok denilemez.
İnsanın duygu ve hisleri mide gibi sürekli açıkır ve rızık ister.
Biz de bu hisleri doyurmak için sürekli zikir ve kıraat ile meşgul olmak durumundayız.

masset

İnsanda binlerce latifeler ve duygular vardır.
Akıl, bunlardan sadece biridir. Bir zikirden yalnız akıl istifade etmez. Diğer bütün duygular istifade ederler. Ancak aklın istifade etmesi, diğer duyguların istifade etmesinden farklıdır. Akıl istifade ettiğinin farkındadır.

Ayrıca diğer bazı duyguların istifadesinde de akıl haberdar olabildiği için onları da hissedebiliyoruz. Ancak diğer dugularımızın istifadesinde haberimiz olmuyor. Haberimizin olmaması, o duyguların, zikirlerden faydalanmadığı anlamına gelmez.

Bu konuyu izah için şu örnek verilebilir. Yediğimiz herhangi bir gıdanın tadından, kokusunundan, ve renginden, akıl farkında olduğu için istifade ediyoruz. ve istifade ettiğimizin farkında oluyoruz. Ancak, aynı gıdaladan hücrelerimizin nasıl faydalandığını hissetmiyoruz, farkında değiliz. Farkında olmamamız, hücrelerin nasipsiz kaldığı anlamına gelmez.

Okunan herhangi bir ayetin anlamını bilmediğimiz halde etkileniyoruz,
dugularımız galeyana geliyor.
Sefih bir ortamdan geçerken de aynı durumu yaşıyoruz.
Gözlerimizi haramdan sakındığımız halde dugularımızın kirlendiğini anlıyoruz.
Demek farkında olmadan etkileniyoruz.

Elhasıl, Üstad'ın dediği gibi; "Hem İmân yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır,
masseder."
Yirmi Altıncı Mektup.

1 Mart 2013 Cuma

"merkez kimse beni anlamıyooo":)

"Gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan,.." izahı?

İnsanın mahiyetine takılan duygu ve cihazların kahir ekseriyeti, ahiret ve beka yurdu olan cennet için verilmiştir. Dünya ise bu duygu ve cihazların ahiret lehine geliştirilmesi için geçici bir mektep, geçici bir tarla hükmündedir. Bu duygu ve cihazların ağzı ve midesi o kadar geniştir ki, dünya bu ağız ve midede çok küçük bir kırıntı gibidir, onunla tatmin olmaz.
Bu duygu ve cihazları doyurup tatmin edecek tek yer ahiret ve cennettir.
Öyle ise bu duygu ve cihazları dünyanın adi ve basit şeylerinde heba etmek yerine, yüzlerini ahirete çevirip orası için geliştirmek gerekiyor. Bu cihaz ve duyguları nefis ve dünya hesabına çalıştırıp işletir isek, meccanen ve hebaen helak olup giderler. Hem de günah ve sorumluluklarını ruhun üzerine yükleyip ahiret aleminde ruh ve bedeni müthiş bir azaba duçar eder.
İşte insan bu duygu ve cihazlarını işletecek en önemli ve verimli dönem olan gençlik ve ömür sermayesini, dünyanın adi ve gelip geçici şeylerinde meccanen harcarsa, dehşetli bir hüzün ve azaba düşer. Ne dünyadan ne de ukbadan umduğunu bulabilir, hayatı bütünüyle zehir olur. İnsan tamamı ile ahirete programlanmış ve orası için yaratılmıştır. Böyle bir programı dünyanın kir ve pasları içinde heba edersek, o mükemmel fıtratımız ve mahiyetimiz gayet adi ve basit bir dereceye düşer.
İşte insanın ahsen-i takvimden esfeli safiline düşmesi bu manayadır.
Nasıl değerli bir elmas ve altın, kaba ve pis bir şeyde kullanılırsa müteessir olur, yani onun değer ve kıymetine bir hakaret olur; aynı şekilde elmas ve altından daha kıymetli olan insanın duygu ve latifelerini de dünyanın kaba ve pis şeylerinde öldürmek ve söndürmek, aynen mahiyet-i insana bir hakaret, bir ıstıraptır.