17 Ocak 2013 Perşembe

hicri doğum gününe son 6gün

O zat (a.s.m.) bir kutup ve merkezî noktadır.
Onun etrafında toplanan zikir halkasında insanlığın şerefi, şânı, övünç kaynağı olan; insanlığın en hayırlıları olma vasfını taşıyan peygamberler vardır. Onun etrafındaki halkada, ona büyük bir sadakatle bağlı olan, onun yolundan bir milim dahi sapmayan evliya vardır. Hal ve hareketleriyle insanlığa birer iyilik örneği olan ebrâr vardır. Kendinden öncesi ve sonrası yaşayıp Onu her açıdan tasdik eden, Ona sadakatla bağlı kalan, Ona her halukârda bağlılığını ve sadakatini ifade eden en hayırlı insanlar vardır
O zât (a.s.m.) öyle bir nurlu ve aydınlık ağaç misalidir ki, damar ve köklerini kendinden önce gelmiş peygamberlerin, resullerin ve elçilerin ümmetlerine tebliğ ettikleri temel unsurlardır. İman esaslarıdır. Dal ve budakları, evliyânın ulaştıkları manevî cihetten ulaştıkları yüksek makamlar, dereceler ve mertebelerdir.

Bu itibarla, Onun insanlığa sunduğu hakikatler, ilan ettiği dâvâ aynı zamanda bütün nebiler ve peygamberlerin mucizeleri tarafından tasdik edilmiş, dayandırılmış ve onaylanmış durumdadır.
Bütün evliyâ, kendilerinden sâdır olan kerametleriyle ona şehadet etmişlerdir.
Bu sebeple Onun (a.s.m.) duyurduğu dâvânın üzerinde, bütün kâmil kulların tasdiklerini gösteren, hâtem ve mühürleri vardır.

üç yol

Kabir var, hiç kimse inkâr edemez.
Herkes, ister istemez oraya girecek.
Ve oraya girmek için de, üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.
1)ehl-i İmân kabir için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
2)Âhireti tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muâmele görecek.
3)Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir dar ağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek
Kâfir, ebediyyen yok olacağına inanıyor, o inancın gereği olarak daha dünyada iken ebedi yokluğun ızdırâbını yaşıyor.
Hakikatte olmayan bir cezânın, acı ve ızdırâbını daha dünyada iken, ruhunda ve vicdanında yaşıyor, yaşıyacak demektir
"Ben kulumun zânnı üzereyim"

Şöyle bir misal verelim;
On sene sonra bir trafik kazası geçirip, arabanın altında ezileceğini düşünen ve buna tam inanan bir insan farzedelim. Bu kişi daha on sene gelmeden her gün o kazayı kendi dünyasında defalarca yaşayacaktır. Halbuki, böyle bir kaza ise gerçekte yoktu.
Sadece kendi zihninin ürünüydü.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com
“Cezallahu anna seyyidena Muhammeden ma Huve ehlühü “
“ALLAHım O’nu layık olduğu şekilde mükafatlandır.”
her cuma gecesi bu salavat çekilecek inşALLAH
(perşembe akşam namazından sonra)
en az 100 tane

16 Ocak 2013 Çarşamba

ebedi saadet

yola cıkan biri
yalancı bilenen biadamla karşılaşsa -şu yoldan gitme orda akrepler yılanlar var dese
o adamın içine kuşku gelir
-ulan bu adam yalancı ama kırkyılın başında bide doğru söylerse deyip endişelenir eline sopa taş vs
bişelerle o yoldan gitmeye başlar....
İnsanın, dünya hayatında en küçük bir zarardan korunmak için bir kişinin "Bu zarar olabilir" demesini dikkate alması ve yolunu değiştirmesi ya da değiştirmese de iştihanı ve keyfini kaçırmasını akıl gerektirirken,
"Yüz de yüz ebedi zarar"
diyen binlerce doğru ve sadık insanların ihtar ve ikazını ciddiye almaması, hakikaten düşündürücü bir durumdur.
Dünya işlerinde birisi bize "Şu işi yaparsan bir ay hapis verirler." dese,
biz hemen o işten uzaklaşırız uzaklaşmasak bile o işten keyif ve lezzet alamayız, müthiş bir endişe içine yuvarlanırız.
Ama yüz binlerce peygamberler ve evliyalar, küfür ve fısk yolunda değil bir ay ebedi hapis riski ve tehlikesi var, demelerine rağmen, insanların ekserisin bunu dikkate almamamsı şaşılacak bir durumdur. Aynı şekilde iman ve ibadet yolu yüzde yüz olarak insana ebedi bir cennet ve saadet kazandırıyor, denilmesine rağmen buna ilgisiz kalmak akıl karı değildir.
Küfür, ölümü yokluk ve hiçlik olarak tasvir ediyor ve sonu ebedi bir helakettir.
İman ise ölümü yokluk ve hiçlik manasından çıkarıp, ebedi bir hayatın başlangıcı ve girişi şekline çeviriyor.
İbadet ise cennette ebedi bir mülkü bize bahşediyor.
Öyleyse aklı başında olan bir insan, ebedi saadeti netice veren iman yolunu terk edip, ebedi cehennemi netice veren küfür yoluna sapmaz ve sapmamalıdır.
“İdam ve ebedî zindandan kurtulmak ve o yolu ebedi saadete çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir”

siper al

İnsanda var olan binlerce latife ve duygular
Bu duyguların her biri inbisat etmeye müsait oldukları gibi, fıtratı bozan tavırlara karşı da gayet hassas ve naziktirler; tıpkı insanın maddi yapısı gibi. İnsan, beden ve vücudu sayesinde devletleri, coğrafyaları fetheder.
Pehlivan olup nice insanları yerlere serer.
Ancak aynı vücudu bir miktoba karşı mukavemet edemez, mağlup olur.

İnsan hafızası; ciltlerce kitapları içine alıp kaydeden bir kütüphane gibidir.
Ancak bir yudum içkiyle veya zehirle bütün bu hafıza silinip gitmektedir.
Veya harama nazar vb. günahlarla bu bilgilerin tümü silinip gitmektedir; tıpkı bir şehri, bir kıvılcımın yaktığı gibi...

İşte insandaki her bir duygu ve latife böyledir;
bütün bir kainatı içine alıp yutacak kaabiliyete malik olan bu duyguların, bir diğer boyutu nazara veriliyor.

Her bir günah,
fıtrata atılmış bir mermi, bir ok gibidir.
Nazik ve hassas olan bu latife ve duyguların, günahlara karşı tahammülü yoktur.

15 Ocak 2013 Salı

yaratılma sebebin var

Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede,

Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiât-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için HALIK TEALA bizden istedi.
Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik.
O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik.
Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nev’i namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik.
CENAB-I HAKK, ceza olarak, kefâreten beş sene oruç tutturdu.
Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi.
tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasetlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkârlık edip vermedik
Buhl(Cimrilik) ettik, zulmettik,
O da bizden müterakim(Birikmiş) zekâtı aldı.
 

Hz. Ali'ye (r.a), birisi geldi.
Adam, ölümü, tekrar dirilmeyi, ahirette hesabı, cenneti ve cehennemi inkar ediyordu.
Hz. Ali'ye:
- Ya Ali, siz müslümanlar ölüme ve ölüm ötesine inanıyorsunuz; biz ise inanmıyoruz.
Siz cehennemden kurtulmak, cennete girmek için bir sürü ibadet ediyor, mal harcıyor, zahmete giriyorsunuz.
Bu zahmet değer mi? Hem ölümden sonra tekrar dirilmenin olacağı ne malum?" diye sordu.

Hz. Ali (r.a) adamı sükunetle dinledi, sonra ona şu cevabı verdi:
"Evet, ölümden sonra dirilmek, hesaba çekilmek, cennete veya cehenneme girmek, ya senin dediğin gibi yoktur; ya da bizim dediğimiz vardır. Önce senin dediğinin doğru olduğunu düşünelim. Ölümden sonra ahiret hayatı yoksa, seninle biz aynı durumdayız. Sana da yok bize de yok. Bu arada bizim Yüce ALLAH için kıldığımız namazların, yaptığımız ibadetlerin, hayır ve iyiliklerin, güzel ahlakın, verdiğimiz zekat ve sadakaların bize bir zararı olmaz. Ama, ya ahiret varsa, bizim dediğimiz doğru çıkarsa, senin hâlin nice olur? diye sordu. Adam, biraz durdu, düşündü ve sonra: " Vallahi, her iki durumda da siz kârdasınız, ahiret varsa vay bizim hâlimize! Yolunu öğret, ben de müslüman olacağım," dedi ve müslüman oldu.



14 Ocak 2013 Pazartesi

geri dönüş

İnsanın ömür dakikaları insana avdet(dönüş, geri gelme) ederler.

Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzie ile avdet ederler. Bu ifadeleri açıklar mısınız?

Bu konuya birkaç açıdan bakılabilir:
Birincisi: Daha dünyada iken avdet(dönüş, geri gelme) ederler. Mesela, zamanını çok iyi ve doğru değerlendiren birisine, harcadığı zamanın dakikaları başarı ve mutluluk olarak ona ilerleyen dönemde geri döner. Öte yandan, her bir günahın içinde peşin bir vicdan ızdırabı ve sıkıntı vardır.(cehennemdeki hali hissetirir) Keza her bir hayırlı işin içinde de huzur ve mutluluk vardır.(cennetteki hali hissetirir) Bu sıkıntı ve huzur hali, harcanan zamanın durumuna göre şekil alır.

İkincisi: Dünya bir tarladır, zaman ise bir sermayedir. Burada ekilen tohumlar ahirette karşımıza çıkacaktır. Harcanan her dakika, ya sevap veya ikab olarak karşımıza çıkacaktır. Bu durum kabir hayatı için de geçerlidir. Hadisin ifadesi ile namazımız orucumuz kabirde yanımıza bir nur olarak geleceği gibi, günahlarımız da zulmet olarak geleceklerdir. Gerek sevap ve gerekse günahlar, zamana bağlı olarak işlenmiştir. Yani zamanın bize geri dönüşüdür.

12 Ocak 2013 Cumartesi

işte durum bu ey nadan...

“Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar.
O âyine kendi miktarınca bir ışık ve yedi rengi havi bir ziyayı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münasebetdar olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hanesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kabiliyeti miktarınca istifade edebilir.” (Sözler)

Aynı güneşten ziya alan, aynı toprakta yetişen, aynı su ile sulanan ve aynı havayı teneffüs eden ağaçların, farklı meyveler vermesi, onların istidatlarının farklı olmasından kaynaklanır. Bunun gibi, aynı ayet, aynı hadis çizgisinde birleşen Müslümanların, farklı meslek ve meşreplere yönelmesi de Kur’an’ın farklı meyveleri olarak değerlendirilmelidir.
Bu çizgiden sapmamak şartıyla, herkesin kendi meşrebine göre Kur’andan aldığı feyiz farklılık gösterebilir.

Bunu anladığımızda şöyle bir sonuca varmamız zor olmayacaktır
Bizim düşüncelerimiz, işlerimiz, aile yapımız, toplum düzenimiz, ticaret anlayışımız, ahlâk seviyemiz ve daha nice değerlerimiz tamamen Kur’an’a göre şekillenmiş değil ki, bizdeki noksanlıklar yüzünden Ona itiraz gelsin. Biz her ne kadar Kur’an’a ve onun bütün hükümlerine iman etmiş olsak da, bu imanımız amel âlemine aksederken aslını tam olarak muhafaza edemiyor.

Araya hissiyatımız karışıyor, hevesimiz karışıyor, hırsımız, dünya sevgimiz, menfaat duygularımız karışıyor. Kısacası araya nefis ve şeytan karışıyor. Böylece her inandığımızı uygulamaya aynen aktaramıyoruz. Bizi, o ihtişamlı Kur’an değil, kendi aynamıza akseden sönük aksi terbiye etmiş oluyor.

Bizi seyredenler, inancımız ile yaşayışımız arasındaki bu tezadı gördüklerinde, kusuru şahsımıza verirlerse isabet etmiş olurlar. Ama bazı kasıtlı çevreler, “bizim noksanımızı, Kur’an hakkındaki bilgi zaafımızı, Kur’an güneşine muhatap olan ruh aynamızın küçük, kirli ve tozlu oluşunu” bahane ederek İslâm’a hücum ediyorlar.
“Kur’an’ın terbiye ettiği insanlar işte bunlardır.”
diyerek o hidayet güneşine toz kondurmaya çalışırlar.