12 Ocak 2013 Cumartesi

eneeeee

Bir insan, parmağıyla güneşi işaret edebilir, ama parmakla güneş arasında da hiçbir benzerlik yoktur.
Keza, haritadaki bir nokta da bir şehre işaret eder.
Ama o noktada söz konusu şehrin ne yollarını, ne binalarını, ne de insanlarını bulabiliriz.

Bize takılan sıfatlar da İlâhî sıfatlara birer işaret... Bunlarla o vacip, sonsuz ve mutlak sıfatların varlıklarını bilebiliriz. Ama haritadaki noktalara benzeyen bu sıfatlarımızla, İlâhî kudret arasında hiçbir benzerlik olamayacağını da hatırdan çıkarmayız. Bunlar birer işarettirler, o kadar.

İnsanoğlu, meselâ, bir ev yapacağı zaman önce onun planını zihninde kurar ve bunu bir kâğıda döker. İkinci safhada ise irade ve kudretini sarf ederek o plana uygun bir ev koyar ortaya. İşte bütün bunlar birer numunedirler.

Biz bu numuneye bakarak asıl hakkında bir derece fikir sahibi olur ve deriz ki:
Şu kâinat sarayı önce takdir edilmiş ve bu takdire uygun olarak inşa edilmiştir.

Ene, hem işaret hem de numuneleri cami olduğuna göre, ondaki numuneler de işaretler gibi mahlûktur, kişinin kendine hastır ve bunların da İlâhî takdir, irade ve kudretle hiçbir benzerlikleri düşünülemez.

Şimdi şöyle bir düşünelim
İnsanda bu numuneler yaratılmamış olsaydı insanın İlâhî sıfatları tanıması, bilmesi nasıl mümkün olacaktı?

Meselâ, insana irade verilmeseydi ve insan bu iradeye benliğiyle sahip çıkıp onu hür olarak kullanamasaydı ALLAH’ın irade sıfatını bilebilir miydi?
İnsanın o cüzi kuvveti ve kudreti olmasaydı, ALLAH’ın Kudret sıfatını ve KADİR ismini bilmesi mümkün olabilir miydi?

Merhamet nedir, gazap nedir bilmeseydi, ALLAH’ın rahmet ve gazabı olduğunu hayal bile edemezdi.
lumiere571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

eneeee

Ene, “ben” demektir.
Benlik, insanın kendi varlığından ve sıfatlarından haberdar olması, nefsini ve malını kendine nispet edebilmesidir. İnsan, güttüğü koyunlar için ‘benim koyunlarım’ diyebildiği halde o koyunlar, meselâ, kendi ayakları için ‘benim ayaklarım’ diyemiyorlar. Güneş de gezegenlerine sahip çıkamıyor.
Halife, sultanın mülkünde, O’nun namına tasarruf eder. ‘Benim malım, benim mülküm’ derken, mülkün gerçek sahibini hatırından çıkarmaz. Onun böyle deyişi, bir askerin ‘benim tüfeğim’ yahut ‘benim koğuşum’ demesi gibidir.
Benlik yerinde kullanması şartıyla büyük bir nimet, büyük bir sermayedir.
Arzın halifesi olduğunu unutmayıp Kâinat Sultanı’nın namına hareket etmek, O’nun emanetlerini, yine O’nun rızası yolunda kullanmak şartıyla... Hiçbir icraatına şahsî reyini, hevesini ve nefsini karıştırmamak şartıyla...
‘Nefsini bilen RABBini bilir’ sırrına ermek, ‘ben’ diyebilmeyi bir anahtar yapıp ‘O’ diyebilmek şartıyla...
Tarlasına tohum serperken, rüzgârdan pek farklı bir iş yapmadığını, keza bahçesini sularken de yağmurun vazifesini taklide çalıştığını bilmek, tıpkı onlar gibi kendisinin de ALLAH’ın mülkünde bir hizmetçi olduğunu unutmamak şartıyla...
Kendi varlığını düşünürken, ‘Bana bu varlığı kim lûtfetti ise, şu bütün âlemi de yoktan var eden ancak O’dur.’ diyebilmek ve mutlak varlığın ancak O’na mahsus olduğunu bilmek şartıyla...
İlmini ve kuvvetini düşünürken de, ‘Bana ilmi tattıran elbette ÂLİM, bana kuvvet bahşeden elbette KADİRdir.’ diyebilmek şartıyla... Kendisine takılan diğer sıfatları, kabiliyetleri ve halleri de bu mânâda değerlendirebilmek şartıyla...
Kâinat, bir yönüyle, ‘benlikten’ uzak tutulanlar ordusu!.. Semâ yüksekliğine güvenmez, toprak çiğnenir aldırmaz. Ay, dünyaya bağlı olmayı mesele yapmaz, bülbül sesiyle övünmez, arı balıyla gururlanmaz... Niçin?
Cevap tektir:
“Hiçbirinde benlik olmadığı için.”
Benlikten uzak tutulan her mahlûk, bir yönüyle mahrumdur, ama diğer yönüyle korunmuştur. Meselâ, şu güneşimiz, “ben” diyebilseydi, belki ALLAH’ı bilme ve sevmede hayli yol kat edebilirdi. Ama bilemiyoruz, belki de büyüklük iddiasında bulunur, kuvvetine güvenir, gezegenleriyle gururlanır, ziyasıyla övünürdü... Bu ise onun için feci bir hâl olurdu... Şimdi bu gafletten korunmuş ve bu sapıklıktan uzak, sürdürüyor vazifesini...
Bir de melekler âlemi var. Onlar benlik dâvâsı gütmekten çok çok uzaktırlar. Gurur nedir bilmez, kıskançlıktan anlamaz, hasedi tanımazlar. Bu isyansız varlıklar, RABBlerine kim daha iyi ibadet ederse onu daha çok severler.

11 Ocak 2013 Cuma

Kainatı ve sırlarını çözmek

Kainatı ve sırlarını çözmekten maksat,
eşyaya manay-ı harfi ile bakmak ve her hadisenin arkasında ALLAH’ın kudret elini müşahede etmek demektir ki,
her insan, kendi seviyesine göre bu sırları idrak ettiği ve çözdüğü söylenebilir.
Yoksa sırları çözmek,
olağanüstü vaziyetlere ve kerametlere mazhar olup insanın havada uçması, denizde yürümesi anlamına gelmiyor.
Mana-i harfi: Mahlukata ve bütün kainata ALLAH hesabına ve ALLAH’ın sanatı ve eseri nazarı ile bakmaktır. Yani kendi başına bir mana ifade etmez; ancak başkasına işaret ederse anlam kazanır manasınadır. Bir elmada kendi nefsine bakan bir yön varsa, Mucidi ve Sanatkarı olan ALLAH’a bakan yüzlerce yönü vardır. İşte burada sanatkara ve mucide bakan yüzlerce yöne manayı harfi denilmiştir.
Mana-i ismi: Mahlukata ve kainata ALLAH namına ve ALLAH’ın sanat ve eseri olarak bakmamak demektir. Yani mahlukat ve kainata kendi namına bakıp, sanatkar ile olan ilişkisini koparmak manasınadır. Elmayı ALLAH’ın sanatı olarak değil, sadece nefsine bakan yönü ile değerlendirip, ALLAH’a bakan binlerce nispeti ve işareti kesmektir.

eneee

CENAB-I HAKK tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet,
uluhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor.
Maalesef sû’-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklaliyete âlet ederek tam bir firavun olur.

Vâhid-i kiyasî; mukayese unsuru, ölçek demektir.

İnsanoğlu çoğu zaman, sözlerine “ben” diye başlar ve “şunu yaptım, bunu ettim” diye sürdürür konuşmasını.
Yaptığı işlere sahip çıkmakla, onları kendi hür iradesiyle tercih ettiğini ve öylece icra sahasına koyduğunu ifade etmiş olur. Hürriyet nimeti olmaksızın, kendisine zorla yaptırılan işlere ise sahip çıkmaz. Onlar hakkında konuşurken, “ben yaptım” demez ve o işlerde bir sorumluluğu olmadığını savunur.

Demek ki, bu ve benzeri işlerde, konuşmalarda iki unsur birlikte iş görürler:
Benlik ve hürriyet.

İnsan, benlik ve hürriyet sayesinde kendisine takılan İlâhî hediyeleri kendine nispet edebiliyor; “benim gözüm, benim aklım, benim kalbim” diyebiliyor. Ve bunları dilediği gibi kullanma serbestisine sahip. Ama gözden ırak tutmaması gereken bir gerçek var: Bütün bunlar birer İlâhî emanet. Gerek organlarını ve ruh dünyasını, gerekse, malını, mülkünü ve makamını sadece ve sadece ALLAH’ın razı olduğu sahalarda kullanmak durumunda.


İnsanoğlu, benlik ve hürriyet sermayesini nasıl kullanacaktır?
Bu sorunun cevabında iki şıkla karşı karşıya bulunuruz: Biri doğru, diğeri yanlış.

İnsan kendi ruhuna takılan sıfatları, hisleri, duyguları hür olarak kullanmakla bir takım işler görüyor ve kendisine verilen benlikle de bu işlere sahip çıkıyor.
İşte, bu kabiliyetini İlâhî marifet sahasında kullanabilirse, soruya doğru cevap vermiş olur.

enee

Ene
(ben,benlik)
benliğe inkılap ederse,
kendisini üstün görmekle yetinmez, kendine ait her türlü değer ve varlığa da sirayet eder.
Benim milletim, benim takımım, benim oğlum veya kızım gibi aitlik bildiren her nesneye ve değere yansır.
Millete yansıması ırkçılığı doğurur.
Denebilirki, ilk ırkçılık dava eden, şeytandır.
Zira o ben ateşten yaratıldım diyerek bir üstünlük ve ayrıcalık istemişti.
İşte ene şeytanın da telkini ile kolayca şahsi benlikten milli benliğe inkılap eder.
Tespitten gururlu ve kibirli insanlar ırkçılığa kaymaya daha müsait olduğu anlaşılmaktadır.
lumiere.571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

ene

Ene
sözlükte ben ve benlik mânâsındadır
İnsanın ben’ini, rûhî kimliğini, iç âlemini, duygularla sarılmış fizik ötesi varlığını tarif eder.
Ene,
“Buraya kadar benim; ondan sonrası ALLAH’ındır”
diye hayalî bir taksimat yapar.
Kendindeki hayalî ölçücükler ile ALLAH’ın sınırsız ve gerçek sıfatlarını anlar. Cüz’î ilmiyle ALLAH’ın sınırsız ilmini; küçük sanatçığıyla ALLAH’ın mutlak sanatını, hayali mâlikiyetiyle ALLAH’ın hakîkî mâlikiyetini ve hâkezâ, binler sırlı duygular, sıfatlar ve hislerle ene bir anahtar gibi Yaratıcısının isimlerini, sıfatlarını ve şuûnâtını tanıma imkânı elde eder.

Ene hayır ve hak yoluna bu yönüyle girer. Bu yönüyle yalnız feyze kâbildir.
Vereni kabul eder.
Kendi îcad edemez. Fâil değildir. Mâhiyeti harfiyedir; yani ALLAH’ın varlığını bildirir.
Rubûbiyeti ve mâlikiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzat kendinde hiçbir şeye tahammülü yoktur. Bu sıfatlarıyla ene, ancak ve ancak ALLAH’ın mutlak, sınırsız ve hudutsuz sıfatlarını bildiren bir ölçücük olur.

Mâhiyetini bu tarzda bilen ene, “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir” müjdesine ulaşır.
Emâneti hakkıyla edâ eder. Kâinâtın ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü böylece görür ve anlar.

Sonunda hayalî varlığını da elinin tersiyle itmeye ve terk etmeye râzı olan ene,
“Mülk ALLAH’ın, Hamd ALLAH’ın, Hüküm ALLAH’ındır; ve ben ALLAH’a döneceğim”
der, hakîkî kulluğa ulaşır ve
ALLAH’ın izniyle, yaratıldığı biçim ve şekle lâyık olarak ahsen-i takvîm makâmına,
yani ALLAH katında makamların en yücesine yükselir.
lumiere.571.blogspot.com
latahzeninnallahemeana.wordpress.com

9 Ocak 2013 Çarşamba

sonum neolur?"ALLAHa sığınıyorum"

Bir insan bütün ömrü boyunca günah ve isyan yolunda gitse de
henüz ölmedikçe onun için yüzde bir de olsa bir kurtuluş ümidi vardır.
Son anda tövbe edebilir ve yanlış yoldan dönebilir.
Bir Müslüman da bütün ömrünü iman ve ibadetle geçirse bile yine cennetini garanti görmemelidir,
zira yüzde bir ihtimal de olsa ömrünün sonlarına doğru yoldan çıkabilir.
Yeis gibi ucub da tehlikelidir.
Yeis, ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmektir. Bu, ayetle yasaklanmıştır.
Ucub ise ALLAH’ın azabından emin olmaktır.
Bunlardan birincisi tefrit, ikincisi ifrattır.
“Sırat-ı müstakim” olan orta yola göre,
insan elinden geldiği kadar isyandan uzak yaşamaya çalışacak, ama bunu başaramadığı takdirde de ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmeyecek, bir gün ıslah olmayı o sonsuz rahmetten bekleyecektir.
Öte yandan, bir insan ibadet edecek ama akıbetinden korkacak, kendini garantide görmeyecektir.
ALLAH’ın RAHMAN, RAHİM, ĞAFFAR, SETTAR gibi cemalî isimlerini düşünmek insanı yeisten kurtaracağı gibi,
AZİZ, CEBBAR, CELİL, KAHHAR gibi celalî isimlerini düşünmek de insanı ucub tehlikesinden kurtarır.