9 Ocak 2013 Çarşamba

öğretmensiz üniversite olmaz

Neden MUHAMMED(sav) son peygamber olarak seçildi?
Bilindiği üzere en yüksek ilim üniversitede veriliyor. Öyleyse üniversitede verilen ilim, ilkokul çocuklarına da verilsin denilmez.
İlk okulda da matematiğin özü vardır. Ama ders onların seviyesine göre verilir ve hoca bütün bildiği şeyleri değil de anlayacakları şeyleri anlatır.
İnsanlık da bir eğitim kurumu gibidir. Her devir bu okulun bölümleri gibidir. Bu bölümlerin hocaları da peygamberlerdir.
Hz Adem (as)’den bu yana insanlık, hocalarından ders alarak sanki üniversite seviyesine gelmiş ve İslam dininin mükemmel derslerini alma kabiliyeti kazanmıştır. Bu nedenle en son ve en mükemmel din en sona bırakılmıştır.
ALLAH, yeryüzünün halifesi olarak yarattığı insanlarla iletişim kurmak için, onlardan bir kısım insanları temsilci olarak seçmiştir ki, bunlara peygamber denir. Her ümmet için bir peygamber gönderildiği gibi,
bu ümmet için de Hz. MUHAMMED (a.s.m)
peygamber olarak seçilmiştir.
Şüphesiz, kimin bu temsilciliğe, bu peygamberliğe layık olduğunu ALLAH bilir. Kur’an’dan anladığımız kadarıyla, peygamberler, akıl, zekâ, fetanet, feraset, dürüstlük / doğru sözlülük, başkasına şefkat, güvenirlilik gibi insanî değerlerin zirvesinde olanlardan seçilmiştir.
Hz. MUHAMMED(a.s.m), son peygamber olarak seçildiği için,
bütün peygamberlerde bulunan güzel ahlakın ve özelliklerin hepsini en mükemmel şekilde kendinde barındırmıştır.

8 Ocak 2013 Salı

ana sebeb(bülbülüm)

Küllî ve kuşatıcı olan MUHAMMEDİ hakikat (a.s.m.) hayatın hem kâinatın hayatıdır.
Hayatın kaynağı, kâinatın hayat bulmasının ve var olmasının ana sebebidir.

Bütün zîruhların, ruh sahibi bütün varlıkların nurudur.
Kâinat ağacının aslî çekirdeği, yaratılış gayesi ve en mükemmel meyvesidir.
Eğer dünya maddî yapısı olan bir canlı farz edilseydi, Hz. MUHAMMED (a.s.m.) onun ruhu olurdu.

Dünya eğer büyük bir insan gibi tasavvur edilseydi, o nur onun aklı olurdu.

Eğer pek güzel şaşaalı, hayret ve şaşkınlık verici güzelliklerle dolu bir Cennet bahçesi hayl edilseydi,
nur-u MUHAMMEDİ onun bülbülü olurdu.

Dünya eğer pek büyük ve muhteşem bir saray farz edilseydi,
nur-u MUHAMMEDİ , Sultan-ı Ezelin bir nevi saltanatının ve hakimiyetinin ana merkezi;
Onun sonsuz haşmet ve görkeminin yansıdığı, sonsuz güzellik ve mükemmellikteti san'at eserlerini üzerinde barındıran o muhteşem sarayın nâzırı, teşrifatçısı ve başyaveri olurdu.
Bütün insanları dâvet eden, sarayda bulunan bütün antika san'atları, harikaları ve mucizeleri târif eden, tanıtan rehberi olurdu. Halkı en güzel ifadelerle o sarayın Sâhibine, Sâniine iman etmeye, tabi olmaya, itaat etme çağıran bir davetçi olurdu.

Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun.


Dört Hintli müslüman ibadet etmek için mescide girdi. Namaza
başladılar. Bu sırada mescidin müezzini geldi. Namaz kılan
Hintliler'den biri, namazda olduğunu unutarak müezzine
seslendi:
''Müezzin, ezanı okudun mu?Yoksa, vakit daha girmedi mi?''
Yanındaki Hintli,
''Kardeşim namaz kılarken konuştun, namazın olmadı'' dedi.
Diğer Hintli,
''Amca, sen onu ikaz ederken, senin de namazın bozuldu'' dedi.
Dördüncü Hintli,
''Allah'a şükürler olsun, sizin düştüğünüz hataya düşmedim.
Konuşarak namazımı bozmadım'' dedi.
Bu şekilde, dört Hintli müslümanın da namazı bozulmuş oldu.
"Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez. "
Be hey kaltaban! Çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!
Kendinden emin olmadıkça kimseye gülme!
Mevlana

cisminle değil ruhunla insansın

İnsan ALLAH’ın ezeli varlığına, isim ve sıfatlarına tam bir mazhar ve ayna olmasından dolayı yok olmaz, hiçliğe düşmez.
Zira ALLAH’ın isim ve sıfatları buna müsaade etmez.
Bu yüzden bir an bile varlığa mazhar olan insan, ebediyen varlık hediyesini kazanmış olur. Yokluk ve hiçlik artık ona yanaşamaz.
Ayrıca insanın vücudundaki nihayetsiz istidat ve kabiliyetler ve bunların inbisatı, yani inkişaf edip gelişmesi, insanı nihayetsiz varlıklar ile muhatap yapıp, o varlıklar ile ilişkilendiriyor. Bu ilişki insanın varlık olgusunu daha da kökleştiriyor ve beka adına önemli bir yer tutturuyor. Malum, kökleri sağlam ve toprakla çok hemhal olan ağaç, uzun süre ve sağlıklı yaşar. İnsanın da nihayetsiz kabiliyetleri insanı varlık toprağında kökleştiriyor.
İnsan sadece varlık ve kabiliyetleri ile değil, bu kabiliyetleri iman şuuru ile yoğurduğu zaman ALLAH ile olan bağları daha da ziyadeleşip, varlık toprağında daha da kökleşiyor. ALLAH’a iman ile yaklaştıkça varlığın hem kökeni hem de kalitesi artıyor. Bir dağ da vardır ama insan gibi köklü, geniş ve şuurlu bir varlığa sahip değildir.
"Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum hadsiz bir vücudun aynası ve nihayetsiz bir inbisatla hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar, bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet hükmünde bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması ebedî bir vücut kadar kıymettar olduğunu ilmelyakîn ile bildim."
Ruhuna yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil ruhunla insansın.ElBüstî

7 Ocak 2013 Pazartesi

Tevekkülün çerçevesi ve sınırları

Tertibi mukaddematta tefviz, tembelliktir.
hükmünün manası; bir şeye ulaşmakta vasıta olan sebeplerin terk edilip, ALLAH'a havale edilmesine denilir ki, bu da tembellikten başka bir şey değildir.

Misal; buğdayı elde etmek için, ALLAH sebepleri tertip ile sıraya koymuş; önce tarlayı süreceksin, sonra tohumlayacaksın, sonra sulayacaksın, sonra ilaçlayacaksın vs. Bu tertiplerden birini atlasan ya da sana bakan bu işlerden birini ALLAH'a havale edip, "ben tevekkül ehliyim" desen, buğdayı alamadığın gibi, tembellik damgasını da yersin. Zira ALLAH, sana meşgale olsun diye sebeplerin hazırlanmasını ve uyulmasını mecbur kılmış, sen sebepler noktasında tevekkül edip sebeplerin hazırlanmasını ALLAH'a havale etsen, hem neticeyi alamazsın, hem de tembel olursun.

Terettüb-ü neticede tevekkülün manası ise;
insan kendine düşen kısmını tamamıyla yaptıktan sonra, yani yukarıda denildiği gibi buğdayı almak için gerekli tüm sebepleri yerine getirdikten sonra, artık neticeyi ALLAH'tan beklemek gerekir; işte buna tevekkül denir. Neticeyi ALLAH'a havale etmek gerekir, zira insanın bu hususta yapacak bir şeyi kalmıyor, bulutları toplayıp yağmur vermek, buğdayın kızarıp olgulaşmasını sağlamak için güneşi istihdam etmek, bunlar insanın elinin ulaşacağı şeyler olmadığı için tevekkül gerekiyor.

bilmeyerek tevekkül

ALLAH güvenip dayanmayan
alemlerin RABBine bilmeyerek de olsa itimad etmekle hayatını endişesiz sürdürür
ve bir nevi tevekkül içinde yaşar.
Yatağa girip gözlerini kapadığında kendini ve çevredeki bütün eşyayı mutlak bir iradeye teslim etmekle rahatça uyuyabilir.
Yemek yedikten sonra sindirim faaliyetlerini hiç düşünmez kendi işlerine bakar.
ALLAH’ın lütfunu, yardımını, keremini hiç düşünmez
Tevekküle karşı çıkan,kendine itimad eden,
O’nun mülkünde yaşadığından ve varlık adına her neyi varsa, hepsini O’nun bahşettiğinden gafildir.
Bedenindeki her hücrenin ve kâinattaki her sistemin İLAHİ iradeyle terbiye edildiğini unutur.
ALLAH’a tevekkül etmeyen bir nefse soralım:

Zelzele olmasın diye yerin derinliklerine sağlam kazıklar mı çakacaksın?
Başımıza yıldızlar yağacak olsa yer ile gök arasına sedler mi kuracaksın?
Yağmur “gelmiyorum” dedi mi, denizi buharlaşıracak ve o buharları rüzgara yükleyip muhtaç beldelere sevkedecek
bir gücün mü var?
İhiyarlığa ve ölüme durun diyebiliyor musun?
Işığı azalmasın diye güneşe yakın mı ihraç edeceksin? Ondaki kara lekeleri sulu boyayla gidermeyi mi plânlıyorsun?
Arz küremiz arıza yapsa, aşağı inip arkadan itekleyeceğini mi sanıyorsun?

Korkusunu yenmek için, karanlık sokaklardan şarkı söyleyerek geçen bir çocuk psikolojisi içinde,
ölüm korkusunu kahkahayla boğmaya mı çalışıyorsun?
bütün ve benzeri gülünçlüklerden ruhunu arındırmayan ve
ALLAH’a tevekkül etmeyen , bütün ihtiyaçlarını kendi gücüylü karşılayabileceğini ve bütün düşmanlarını da o aciz kuvvetiyle etkisiz hale getireceği vehmine kapılır.
gercek şu ki
güvensende güvenmesende
bilsede bilmesede inansada inanmasada
Bütün mülk aleminin yegane maliki olan,terbiye eden ALLAH’ın dır.

5 Ocak 2013 Cumartesi

netice de oda hissedecek

ALLAH için olan küçük bir muhabbet, ebedi bir hayatı ve o hayatta ebedi dostluğu kazandırdığı için,
dünyadaki küçük ve geçici ayrılığın acısını tedavi edip hiçe indiriyor.
Mesela Hazreti PEYGAMBER (asv)'in bir dakika sohbetine ve dostluğuna mazhar olan bir köylü Arap, ebedi alemde sahabe unvanı ile ebedi bir saadet ve rütbe kazanıyor.
Belki dünya gözü ile PEYGAMBER EFENDİMİZİ (asv) bir daha görmüyor, lakin bu ayrılık ve firak gelip geçicidir, ama dostluk ve o dostluktan hasıl olan sahabelik unvanı ebedi ve tükenmez bir kavuşmayı ve saadeti kazandırıyor.
Hatta dünyada bile kalbi iman ve hidayet ile nurlanan mübarek zevat PEYGAMBER EFENDİMİZ (asv) ile ister uyanık iken ister uyku aleminde onunla irtibat kurup onunla muhabbet ve irtibatını devam ettirebiliyor. Evliyaların ekserisi manevi bir telefon ve televizyon vasıtası ile Onunla görüşüp sohbet etmişler, bunun rivayetleri katiyet kesp etmiştir.
Ama ALLAH için olmayan yüz yıllık kavuşmak ve dostluk,
nihayetinde bitip tükendiği için ALLAH için olan bir saniyeye karşılık gelemiyor. Zira küfür ve gaflet anındaki bütün lezzetler ve saadetler, zamanın en alt birimi olan salise ile kayıtlıdır. Her şey o kadar hızlı bir şekilde maziye yani hiçlik kuyusuna akıyor ki, ona hakiki anlamda kavuşmak ve saadet demek mümkün değildir.
Üstelik bu anlar küfür ve gaflet sayesinde cehennemde zakkum ağacı şeklinde açacak ve sahibine belalı bir azap olacaktır.
Buna kavuşmak ve saadet demek ne mümkün. Bir tattırır, peşinden bin tokat yedirir. Bir elmayı yer, ardından o elma yok olduğu için bin azap getirir; tabi bu mana düşünen kafir içindir. Yoksa bazı fanteziler ile kendini uyutan ahmak kafir ve gafil sınıfı bunu geçici olarak hissetmeyebilir; ama netice de oda hissedecek.