7 Kasım 2012 Çarşamba

kalbe gıda, ruha su ve duygulara nefes

İnsanın kalp ve ruhu dünya ve onun içindeki her şey ile ilgili ve
onlara duygusal bir yakınlık içindedir.
Ruh ve kalbin bu ilgi ve duygusal yakınlığı eşya ile insan arasında bir ünsiyet ve ülfet oluşturuyor. Halbuki bu eşya çok seri ve süratli bir şekilde ölüme ve zevale gidiyor. Bu da insanın kalp ve ruhunda ciddi yaralara ve acılara sebep oluyor.
İşte eşyanın ölüm ve zevalinden gelen bu ciddi yara ve üzüntülerden kurtulmanın ve hakiki ibadet edilmeye layık olan ve bütün güzelliklerin kaynağı olan sonsuz rahmet ve şefkate yönelmenin ve ondan tam istifade etmenin en güzel ve en tesirli yolu namazdır. Namaz, insanın kalp ve ruhunu kesretten vahdete, yani eşyadan, eşyanın hakiki sahibi olan ALLAH’a çeviriyor.
Evet gerçek mutluluk ve saadet, eşyanın üzerinde yansıyan güzelliklere müptela olup, onların kaybolmaları ile üzüntü ve kedere düşmek değil, o eşyada yansıyan ve tezahür eden güzelliklerin hakiki kaynağı olan sonsuz cemal sahibi olan ALLAH’ı bulup ona namaz ile bağlanmaktır.
Namaz, insanın kalbine gıda, ruhuna su ve latifesine(duygularına)hava gibidir.
İnsanın cesedi nasıl gıda, su ve hava olmadan yaşayamıyor,
aynı şekilde insanın manevi cephesi ve cesedi de namazsız ve zikirsiz yaşayamaz demektir.
İnsan kalbinin ancak zikirle, yani ALLAH’ı anmak ve hatırlamakla tatmin olduğunu haber veren ayet-i kerimenin en ileri derecede masadakı namazdır.
“Neciyim, nereden gelip nereye gidiyorum?”
sorularının cevabını arayan insan aklı, namaz ile ALLAH’a kul ve ebede yolcu olduğunu hatırlar. Bütün ihtiyaçlarını ALLAH’tan diler, bütün belaların şerrinden O’na sığınır. Bu ise ruh için en büyük bir rahat ve huzur vesilesidir.

rol verildi rol alındı ama ne yaptı?

Zalime izzet, mazluma ise zillet tabiri zahiren muvafık(Uygun,Yerinde,Denk) görünmüyor.
Burada zillet tabiri farklı bir manayı mı çağrıştırıyor?
Burada izzet ve zillet kelimeleri, hâkimiyet ve mahkûmiyet manasında kullanılmıştır. Bu dünyada birçok zalimlerin mazlumları ezdikleri, onları fakir, perişan ve zelil hale getirdikleri bir vakıadır. Mazlum zelil olunca, onu ezen, ona hâkim olan zalim de izzet makamına geçmiş oluyor.
Gerçek şu ki, hak yolda gittiği halde zulme uğrayan insan, davasının hak olması yönüyle yine azizdir. Zulüm ise çirkin bir sıfat olduğundan zalim kişi rakibine hâkim de olsa yine zelil ve aşağı bir kişidir.
Burada, şahısların bu manevî halleri değil, dünya hayatında oynadıkları rol esas alınıyor. Zalim bir kişi mazlumu eziyorsa, zahiren bir izzet ve hâkimiyet makamında bulunuyor. Mazlum ise zillet içinde bir hayat geçiriyor.
Dünyadaki bu zahirî izzetin de zilletin de geçici olduğu, bu dünya hayatının kapanmasıyla zalimin ebedîyen zelil ve perişan olacağı, mazlumun ise kısa süren bir zillet ve mahkûmiyetten sonra ahirette imanından gelen bir izzetle ebedîyen mesut olacağı ders verilmektedir.
“Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsavi(eşit) kılar.”
"Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
(zalimin bu dünyada ceza görmeden, burnu sürtülmeden ölüp gitmesi
Mazlumun bu dünyada gördüğü eza ve cefanın bedelini ve
hakkını alamadan ahirete gitmesi)
Demek bir mahkeme-i kübrâya (büyük mahkemeye)bırakılıyor."
Demek zalim cezasını, mazlum da hakkını büyük mahkeme olan mahşerde alacak diye, ahiretin adalet açısından gerekliliğine işaret ediliyor. Şayet ahiret olmasa, büyük mahkeme kurulmasa, zalimin yaptığı yanına kâr kalacak, mazlum da hakkını alamadan zulme maruz kalmış olacak. Bu iki çirkin hal ALLAH’a yakışmayacağına göre, mutlaka bir hesap günü olması gerekir ki; bu hesap günü ahiret hayatıdır.

geçer birer sözüm bulunsaydı

“Her mevcuda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsaydı...”izahı?
Mesela, bir arının hayatının varlığı ve devamı için bütün kainat çarklarının işlemesi ve hareket etmesi gerekir.
Güneş, su ,hava, toprak, elementler, hassas bir sistem ve düzenle, uyumlu ve ölçülü bir şekilde beraber hareket etmeden bir canlı varlığını ve bekasını devam ettiremez. Bu yüzden arının hayatının teşekkülü için bütün kainat ve kainattaki sebeplerin hassas ve ölçülü bir surette çalışması ve hareket etmesi gerekiyor. Bu sebeplerden bir tanesi vazifesini terk etse hayat oluşmaz ve devam etmez.
Mesela, güneş olmasa hayat olmuyor, su olmasa yine olmuyor, toprak olmasa yine olmuyor, yıldız ve galaksiler sistemli ve dengeli hareket etmeseler yine hayat olmuyor. Zira, bir yıldız zerre kadar yörüngesini şaşırsa, bütün kainat fabrikasını yerle bir edecek ve hayata gerekli olan her şeyi dağıtacak. Demek çok uzakta hayattan alakasız gibi duran bir yıldızın da hayata bir katkısı ve müdahalesi vardır.
Bu da gösteriyor ki, hayat bütün kainattan süzülüp gelen bir damla, bir meyve, bir neticedir. Küçük bir arı, hayat sayesinde bütün kainatla alakadar olup bütün sebeplerin bir muhassalası ve neticesi oluyor. Yani arı basit bir cüz iken, hayat ile bütün kainatla alakadar külli hükmüne geçiyor. Arı, hayat sayesinde bütün o külli unsurlara efendi oluyor, o azametli şeyler arıya hayat sayesinde hizmet ediyor.
İşte hayatın üstünde bütün kainatın hakkı ve hizmeti olması, nihayetsiz mühürleri sınırsız imzaları gösteriyor. Yani hayata sahip olmak, bütün kainata sahip olmakla mümkündür. Demek arıya hayatı kim veriyor ise kainata da sahip olan odur. Zira arı ile kainat muttasıl ve biribiri ile sıkı bir bağ içinde.
Arı ile kainat arasındaki her bir bağ ALLAH’ın hayat üstündeki taklit edilmez mührünü gösteriyor. Hayat öyle bir sanat ki, onu ALLAH’tan başka kimse yapamaz ve taklit edemez.
Özet olarak, arıya hayatı verecek Zatın, arının hayatında hizmet eden bütün unsurlara ve sebeplere müteveccih birer yüzü ve bakar birer gözü ve geçer birer sözünün bulunması, yani bunların hükmü ve tasarrufu içinde olması gerekir. Yoksa arıya hayatı bahşedemez.
Bu sebepledir ki ALLAH her bir sebebin yanında ve arkasında sonsuz ilim, irade ve kudreti ile hazır ve nazırdır ve hepsi onun kudretine nisbeten küçük çakıl taşları gibidir. Görmeyen bilmeyen ve gücü olmayan bir zatın bütün kainatı istihdam ederek arıya hayat bahşetmesi mümkün değildir.

6 Kasım 2012 Salı

aşk-ı kimyevi

oksijen ve karbon arasındaki şiddetli çekim gücü
İki atomun birbirini çekip birleşmesinde rol alan kuvvet kimyevî bağdır.
Farklı atomlar arasında elektron alıp-verme şeklinde kurulan kimyevî bağlarla farklı özelliğe sahip moleküller yaratılır. Son yörüngelerinde en fazla sekiz elektron bulunan atomlar arasındaki elektron alıp verme (en dış yörüngeyi sekize tamamlama) meyli; kovalent, iyonik veya metalik şekildeki kimyevî bağ olarak tezahür eder. Atomların en dış elektron kabuklarındaki elektronların paylaşılmasıyla kovalent bağ oluşur.
1 Karbon ve oksijen arasındaki kovalent bağ ile yaratılan karbonmonoksit (CO) ve karbondioksit (CO2) gazları vücuttan uzaklaştırılmadığı takdirde akciğer solunumu yapan canlılarda zehirlenmelere sebep olur. Buna karşılık, bir karbon, üç oksijen ve bir hidrojen atomundan müteşekkil bikarbonat molekülü (HCO3) vücudumuzda oldukça hayatî vazifeleri yerine getirir.
Tasavvufi açıdan meseleye bakacak olursak, ALLAH’ın VEDUD ismi iki atom arasında şiddetli bir aşk şeklinde tezahür ediyor diyebiliriz. Nasıl güneş ve onun etrafında halkalanan gezegenler şiddetli bir aşk ile birbirlerine bağlı iseler, aynı aşk ve çekim gücü iki atom arasında da mevcuttur. Yani ALLAH’ın VEDUD isminin tecellisi en büyük daireden tut ta en küçük daireye kadar hepsinde mücella bir şekilde tezahür edip tecelli ediyor.
Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,MH

Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.MH

Ecrâm ü felek, Levh u kalem, mest-i nigâhım,
Dîdârına âşık Ulu Yezdândır Efendim.MH

Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere, Rahmandır Efendim.MH

Tâ Arşa çıkar her gece âşıkların âhı,
Medheyleyen ahlâkını Kur andır Efendim.MH

Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrândır Efendim.MH

Doğ kalbime bir lahzacık ey Nûr-i dilârâ
Nûrun ki gönül derdime dermândır Efendim.MH

Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın
Feryâdı bütün âteş-i sûzândır Efendim.MH

Kıtmîriniz ey Şâh-ı rüsûl, kovma kapından,
Âsîlere lûtfun yüce fermândır Efendim.MH

medih gönderenee

Bir pâdşahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp,
hediye sahibini tanımamak ne derece ahmaklık ise, öyle de; görünürdeki nimet verenleri medih ve muhabbet edip, gerçek nimet verici olan ALLAH'ı unutmak; ondan bin derece daha ahmaklıktir.
Küfür ve inkar
Mevcudat ile yaratıcısı arasına bir perde koymaktadır.
Mevcudatın kemâllari ise yaratıcısına bakan yüzdedir.
Perde konmakla o kemâlat iptal olur, baş aşağı düşer.

Mesela; bir çiçeğin amelinin neticesi, ESMA-i İLAHiye'yi göstermektir.
Kafir, çiçeğe bu nazar ile bakmadığı için, kafirin nazarında solup giden bir bitki olmaktan öteye gidemez. Ama, bir mü'minin nazarında ise, ESMA-i İLAHiye'yi dile getiren bir mektub-u RABBANİ derecesine teâli eder.

Ders anlatan bir öğretmeni dinlememek, nasıl ki öğretmenin emeğini boşa çıkarmış olur.
Aynen öyle de; ALLAH'ı, sana hal diliyle anlatan bir hayvanı, bitkiyi, yıldızı dinlememek ve onları yalnız bir kuru varlık olarak görmek, o varlığın yaratılış gayesini iptal etmek demektir.

5 Kasım 2012 Pazartesi

bir bahçe

Meselâ, şâhâne bir bahçe var ki;
bu bahçenin gelişip büyümesinde binlerce kişi çalışıyor. Bu kişilerin hepsi ayrı bir vazife yapıyor, bunların hepsinin çalışmasının neticesinde; bahçe güzel bir şekil alıyor. Bu binlerce görevden birisi de; bahçeye giden su kanalının vanasını açıp kapama işidir.

Şimdi bu kanal vanasının başında oturan adam, ben şu vanayı açmasam bütün bahçe kurur ve güzelliklerini kaybeder, öyle ise şu bahçenin bütün güzellikleri bana ve şu vazifeme aittir dese, diğer bahçe emekçilerine zulüm ve haksızlık etmiş olur. Zira bahçenin kurutulması ya da güzelliklerinin yok edilmesi için,
bir vazife ya da sebebin terk edilmesi yeterlidir. Ama bahçenin güzelliklerin oluşması için tek tek bütün sebeplerin ve vazifelerin ifa edilmesi gerekiyor. Vanayı açıp kapamak, bu bin vazifeden sadece bir tanesidir. Vananın açılması ile işler bitmiyor, bahçenin diğer vazifelerinin de görülmesi gerekiyor.
Öyle ise bahçenin güzellikleri, bütün çalışanların emeklerinin ortak bir mahsulüdür; ama lakin bahçenin kurutulması bir adamın vazifesini terk etmesi iledir.
Şimdi bahçenin sahibi, vana başında oturan adamın vazifesizliğine çok şiddetli bir şekilde kızması ve ona sanki bin kişi gibi muamele etmesi ve öyle cezaya çarptırması, vana açmamanın neticesindeki büyük yıkım ve tahribatlar içindir, yoksa sadece vanayı açmamak fiili ve vazifesine kızmıyor. Vana açmamak basit bir olay; lakin bu basit olayın sonucunda bin kişinin hizmet ve emeği heba oluyor, bahçe kuruyor. Bu yüzden vanayı açmayan adam, bahçede çalışan bin kişinin emeğine ve hizmetine ihanet etmiş oluyor. Elbette bahçe sahibi bu adamdan hesap sorarken, o bin çalışanın hakkını da beraberinde soracaktır.

İnsan da şu kainat bahçesinde suyun vanasını açıp kapamak misüllü,
önemli bir mevkiinin ve vazifenin başındadır.
Kainat bahçesinde hava, su, ateş toprak gibi sayısız hizmetçi ve emekçi, ALLAH’ın istihdamı ile çalıştırılıyor. İnsan da bu bahçenin meyvesi ve en önemli halifesi konumundadır. Yani kainat, insanın vazifesine bağımlı olarak istihdam olunuyor.
İnsan bu vazifeyi terk ederse, kainatın bütün çaba ve hizmetleri boşa çıkar

İnsanın vazifesi ise; iman ve ibadettir.
İnsan bu vazifeleri terk ederse, bütün kainatın yaratılış amacına ve hizmet çabasına ihanet etmiş olur. ALLAH da insandan hesap sorarken, bütün kainatın hak ve hukuku ile beraber sorar.
İşte Kur’an’ın, şiddetli bir şekilde, insandan sanki kuvvetli bir tasarruf ehli gibi şikayet edip tehdit etmesi, bu sırdan ileri geliyor.
Yoksa hakikatte insan gayet zayıf ve acizdir; ama terk-i vazife neticesinde yaptığı zulüm ve tahribat, vana başında oturan adamın bahçeyi kurutması gibi çok büyük ve dehşetlidir.
İşte ALLAH, bu basit vazife terkine değil,
bu terkten sonra hasıl olan dehşetli neticelere hiddet edip kızıyor.

geleceği gelmiş gibi okumak

Elli yıl sonraki hallerimiz bize sinema filmi gibi gösterilse idi,
şimdi yaptığımız bir çok şeyi yapmazdık.
Hata ve kusurlarımızı görüp düzeltmeye çalışırdık.
Mesela kabirde azap çekiyor isek, azaba sebep olan fiillerden uzak kalırdık.
İnsanların kalbini kırıyor isek, bunu yapmaktan vazgeçerdik.
Kalbimizde dünya sevgisi varsa bunun ne kadar zararlı ve yanlış olduğunu derk edip, kalbimizi asıl sahibi olan ALLAH'a tevcih ederdik.
Azaba sebep olan günah ve sapkın fikirlerden ve bu günahları başkalarınıda teşvik ve ilan etmekten yılandan, çıyandan kaçar gibi kaçardık.
Bunun misallerini çoğaltmak mümkündür.
Burada önemli olan; “Her gelecek yakındır.” kaidesine binaen geleceği gelmiş gibi kabul edip,
tedbirimizi iş işten geçmeden almak olmalıdır.
Yani, tıpkı elli yıl sonraki halimizi seyrediyor
ve bundan ibret alıyor olmamız gerekiyor.