9 Haziran 2012 Cumartesi

yansıyan gerçek değil birer perde

Gerçek dostumuz ALLAHtır. Gerçek sevdiğimiz ALLAH’tır. Nitekim sevebileceğimiz dostlar yaratmak sûretiyle, dost aynasında bize asıl kendi sevgisini gösteren ALLAH’tan başkası değildir.
Mülk ALLAH’ındır.
Sebepler sadece birer perdedirler.
Hakikat bu iken, insanlar misafir olarak geldikleri bu dünyada,
kendilerine ihsan edilen haricî nimetleri ve onlardan faydalanmak için kendilerine verilen maddi ve manevî cihazları birer İlâhî ihsan olarak bilmek yerine,
âlemdeki icraatları tabiata,
kendilerinden hasıl olan güzellikleri ve kemalleri ise nefislerine isnat ederek
gaflete, dalalete ve küfre düşerler.
Masdar bir şeyin sudur ettiği, çıktığı mekândır. Mazhar ise o şeyin zahir olduğu, göründüğü mekândır. Işık güneşten çıkar ama aynada zahir olur,
yani kendini onda gösterir.
Ayna, bu ışığa masdar değildir, ışık ondan çıkmamaktadır.
göldeki yansıma
gerçek güneş değil,
gerçek güneş yukarıda

Varlık âleminde görünen bütün güzellikler ve kemaller de o varlıklardan doğmamakta, onlardan sudur etmemekte, o varlıklar İlâhî isimlere ve sıfatlara ayna olmakta, mazhar olmakta, mahal olmaktadırlar. Mahal kelimesi de burada mekân mânasına kullanılmıştır. Meyvenin mekânı daldır, ağacınki topraktır. Ama ne meyve, ağacın hüneri; ne de ağaç, toprağın sanatıdır.
“Elbette bir padişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyahut hediye eline verilip getiren nefer, o padişahın saltanatına şerik olamazlar. …”
bir padişah riayetinin maaşlarını bizzat dağıtmaz da memurları yoluyla verir. Ama herkes çok iyi bilir ki, bu maaşları o memurlar kendi ceplerinden yahut kasalarından vermezler. Onlar, padişahın izzetine perde olmuşlardır ve bu paraları onun namına vermektedirler.
Bütün sebepler birer perdedirler. Aklı başında olan her insan, sebepler eliyle gelen nimetleri o sebeplerin kendi malları, maharetleri ve ihsanları olarak değil, ALLAH’ın birer ikramı olarak görür ve sebeplerin birer perde olarak, birer vasıta olarak görevlendirildiğini bilir.
Nefis ve tabiat birer perde
işte bütün mesele bu:)
Bu hikmet dünyasında her şey bir sebebe bağlanmıştır.
Kudret âlemi olan ahirette ise her şey doğrudan, sebepsiz ve zamansız olarak yaratılacaktır.

sergi yeri

“Tabiat bir san'at-ı İlahiyedir, Sâni'(Yaratan) olmaz..
bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz..
bir nakıştır, nakkaş olamaz. ...”
fail bir işi yapan, işleyen demektir. Münfail ise o fiili kabul eden, yani kendisinde o fiil işlenen şeydir.
Meselâ kâtip, yazma fiilinin failidir(işi yapan). Kağıt ise münfaildir, yani yazı fiilini kabul etmektedir.
Biz kağıda yazı yazdığımız halde, havaya veya suya yazı yazamayız. Bunların ikisi de yazı fiilini kabul etmezler ve yazma fiili onlarda icra edilemez.
Kâğıt, bu noktada, havadan ve sudan ileri olmakla birlikte, kendisinde yazılan yazılara sahip çıkamaz;
onların kendi ilminin ve kudretinin eseri olduğunu iddia edemez.

Yaratma fiilinin faili ancak ALLAH’tır, bütün mahlukat ise yaratılmayı kabul etmişler, yani bu fiil onlarda icra edilmiş, sergilenmiştir. Bu yönüyle her mahluk münfaildir.
Bazı varlıklar bazı fiillere münfail olamazlar ve onlarda o fiil tecelli etmez. Gösterme fiili gözlerde icraat yapar, ama taşlarda, ağaçlarda yapmaz. Bu son ikisi gösterme fiiline münfail olamazlar. O halde insanoğlu görmesiyle övünmek yerine buna şükretmekle mükelleftir. “Gözümü görme fiilini kabul edecek şekilde terbiye eden ben değilim, annem ve babam da değiller. O halde ben görme fiilinin faili, yapıcısı değilim, ancak münfailim.” demelidir.
Aynı şekilde, toprak da bitkilerin kökleşmesine, tohumların sümbül vermesine elverişli bir şekilde yaratılmıştır. O da münfaildir. Havaya ağaç dikemeyiz, tohum ekemeyiz. Ama, insanlar toprak unsuruna verilen bu özelliği, bu münfail olma kabiliyetini yanlış kullanarak, bütün bitkileri toprağın yaptığını iddia ederlerse toprağı fail kabul etmiş ve hataya düşmüş olurlar.
Bütün hayırlar ALLAH’tandır.
Bu hayrı “güzel bir şekilde kabul etmemekten” şerler doğar.
Yine göz ve meyve örneğimize dönelim. Gözü, görecek şekilde terbiye eden ALLAH’tır. Bu hayır ancak O’na mahsustur. Gözün yapılmasında ve ışıkla temas kurmasında insan iradesinin hiçbir hissesi yoktur. Ancak insan, gözünü sert bir cisme çarparak kör ederse bu şerre sebep olan kendisidir. Gözü ALLAH vermiş ama onun kör olmasına insan sebep olmuştur.
Toprağı da, suyu da yaratan ALLAH, onlardan ağaçlar bitirmektedir. Ağacın yaratıcısı, faili ALLAH’tır. Ama insan o ağaca su vermeyip kurutursa, onun ölümüne sebep olmuş olur. Yani, ağacı yaratan ALLAH, kurumasına sebep olan ise insandır.

8 Haziran 2012 Cuma

Sabır, ancak sabrederek öğrenilir

Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar iyi arkadaş olan iki kurbağa varmış. Bu arkadaş olan kurbağalar, ormanda zıplaya zıplaya, vıraklaya vıraklaya gezerken karşılarına derin bir çukur çıkmış. Kuyuya yaklaştıklarında içinin saf sütle dolu olduğunu gören bu kurbağa arkadaşların ağızları sulanmış tabiii...
"Ne yapıp edip bu sütten içmeliyiz!" demişler birbirlerine. Sağa sola zıplayıp ne denediyseler de bir türlü ulaşamamışlar süte. En sonunda dayanamayıp çukura atlamış her ikiside.
Sütü içmişler... içmişler... Doyuncaya kadar içmişler. Eee bu arada tabi sütün seviyesi de düşmüş. Bizim iki arkadaş bakmışlar ki kuyunun dibine doğru sürükleniyorlar.
"Hemen burdan çıkmalıyız!" demiş bir kurbağa. Öteki de başını sallamış evet der gibi. Kurbağalar başlamışlar zıplamaya.
Ama nafile! Sütün içinde yukarı zıplamayı bir türlü başaramamışlar. Çünkü zıplamak için katı bir yerden destek almaları gerekiyormuş.
5 dakka, 10 dakka derken artık yorulmaya da başlamışlar. Ümitsizliğe kapılan bir kurbağa "Buradan kurtulamayacağız!" diyerek vıraklamaya başlamış. Arkadaşı ise "Öyle deme! Hele bir azim gösterelim, çalabalayalım!" dediyse de arkadaşı çoktan kendini sütün içine bırakmış ve kuyunun dibine doğru batmış.
Diğer kurbağa ise "Evet çok zor durumdayım! Ama bu hemen pes etmemi gerektirmez. Tüm imkanlarımı kullanıp çalışacağım, takdir ALLAHÜ TEALAnındır." demiş ve durmadan zıplamay başlamış.
Zıplamış zıplamış... O kadar çok zıplamış ki süt yavaş yavaş yağlanmaya, katılaşmaya başlamış.
Çok sevinen kurbağa daha çok zıplamış,
daha çok zıplamış ve bir süre sonra sütün üstünde yağ tabakasından katı bir yer oluşmuş.
Buıraya çıkan kurbağa, bir zıplayışta kuyudan kurtulmuş ve ALLAHÜ TEALAya çok şükretmiş...
İnsanın maziden yardım, ders ve ibret alıp istikbal için çalışması onun yaratılışının gereğidir. Basit bir matematik işlemi yaparken bile ilkokul çağında ezberlediğimiz çarpım tablosundan yardım alıyoruz.
Burada kastedilen mana daha farklıdır. Mazide olmuş bir acı hadiseyi düşünmenin kişinin moralini bozmaktan, şevkini kırmaktan öte bir şeye yaramayacağı açıktır. Onu kadere verip, yani onda kaderin bir hikmetini, bir güzelliğini arayıp istikbal için çalışmak en güzeli ve en faydalı yoldur.
Hastalıklarda da durum buna benzer. Daha önceki günlerde ve haftalarda çektiği acıları düşünüp "Ah!.." çekmek, hastanın dayanma gücünü zayıflatır. “Bu acılara şu kadar gün sabrettim, bu gün de sabredebilirim.” deyip geçmişten kuvvet almak ise, hastanın iradesine kuvvet verir.
Aynı şekilde, istikbalde de bu hastalığı çekmeye devam edeceğini düşünüp sabırsızlık göstermek de kişinin iradesini zayıflatır. Mazide çektiklerini bir moral gücü olarak değerlendirip, henüz gelmemiş günlerin elemini şimdiden ruhuna çektirmemek en selametli yoldur. Bunu başarmak, özellikle hassas ruhlar için, bir de ahiret imanında zafiyet olanlar için oldukça zor olabilir. Ama unutmayalım ki,
bütün güzel sonuçlar zorluktan doğmuşlardır. Doğum olayında annenin çektiği ızdırap bunun en açık örneğidir.
Çok az yürüyen bir kişi, aniden uzun bir yola çıkarsa kısa zamanda yorulur, takatten düşer. Ama bu işi sistemli bir şekilde her gün yapsa daha önce kendisine çok uzun gelen mesafeler kısalır, yorgunluk da azalır. Adalelerimiz için geçerli olan bu kaide, ruh yapımız, sinir sistemimiz için de geçerlidir.
Sabır, ancak sabrederek öğrenilir.

Mevla'nın her şeydeki sırrı sabırdır...
Acıya sabredersin adı metanet olur, insanlara sabredersin adı hoşgörü olur, dileğe sabredersin adı dua olur, duygulara sabredersin adı gözyaşı olur, özleme sabredersin adı hasret olur,
sevgiye sabredersin adı aşk olur...

6 Haziran 2012 Çarşamba

saray

Güneşli güzel bihaftasonuydu.Mehmetbey dedesinden kalma eski köşkünün son durumununu görmek için bunun iyi bir fırsat oldugunun düşündü. Oğlu Furkanıda yanına alarak yola koyuldu. Baba oğul şehir cıkışında her iki kenerı selvi ağaçları dizili dar bir yola saptılar.Azsonra güzel fakat bakımsız bir bahcenın içindeki eski köşke vardılar binanın gıcırdayarak acılan büyük tahta kapısının ardı karanlıktı.
Mehmet bey tozlu perdeleri araladıktan sonra köşkü dolaşmaya başladı.furkanda onu izliyor ve merakla etrafı inceliyordu.Bu sırada loş bir odanın içindeki büyük ayna dikkatini cekti.O tarafa yöneldi. Ahşap oyma çerceveli bu büyük aynada bir gariplik vardı sanki.Karşı konulmaz bir istekle ona doğru yaklaştı ve önünde durdu.Bir süre aynadaki görüntüsünü izledi.Ardından dokunmak için elini uzattı.Eli aynaya deger degmez görüntü dalgalandı ve sonra renk renk saraylardan oluşan bir şehir görüntüsü beliriverdi.Bu aynada sanki o şehrin kapısıydı.Furkan ilk şaşkınlıgını üzerinden atar atmaz bu garip kapıdan içeri girdi.Artık görüntüdeki şehrin sokaklarındaydı.Etrafına baktı biribirnden güzel saraylar ardı ardına dizilmişti. Bazılarının önünde tiyatrolar, şenlik ve eglenceler tertiplenmişti.Oldukca çekici görünüyolardı. Furkan bu saraydan birine yaklaştı.Olup biteni izlemeye başladı.Kapıda şık giyimli biradam duruyordu ve sarayın sahibi oldugu herhalinden belliydiancak kendisine yakışmayacak bir şekilde kapıdaki köpekle oynuyor onu memnun edecek herhareketi yapıyordu. Saray halkı toplanmış kim oldugu belli olmayan bitakım yabancılarla sohbet ediyor, gülüp eğleniyordu. Genç kızlar ve delikanlılar çocukların arasına karışmış çocuksu tavırlarla oyun oynuyorlardı.Kapıdaki görevli komutan havasına girmiş,
saray halkına ve sahibine bazı emirler veriyor,onları istedigi gibi yönlendiriyodu.
Furkan yoluna devam ederken:-ne çeşit bi gösteri bu dedi kendi kendine
Furkan:-öyle görünüyoki asıl görevlerini terkedip koca sarayı boş bırakmışlar üstelik kişilikleri de bozulmuş"
az ileride büyük ve güzel bir saray daha gördü ,usulca yaklaştı .Birbekçi köpegi kapıya uzanmış yatıyor. Sert bakışlı kapı görevlisi sessizce bekliyordu.Furkan bu sarayının diğerinin aksine neden bukadar sakin göründügünü merak etti ,içeri girmek üzere izin istedi. Ancak cevap alamadı .Sonunda hiç kimsenin kendisini göremedigini ve duyamadıgını farketti. Bu durum cok hoşuna gitti. Bu sayede rahatca dolaşabilir ,sarayın her bölümünü araştırabilirdi.Kapıdan içeri girdi. Bina cok katlıydı ve her kat neşeyle çalışan insanlarla doluydu .Birinci katta sarayın işcileri ve hizmetkarları vardı. İkinci kat adeta bir okul gibiydi.Saraydaki cocuklar ve gencler öğrenme istegiyle doluydu ve her odada ayrı bir ders veriliyordu. Üçüncü kattakiler elsanatlarıyla meşgul oluyor ,çeşit çeşit eserler ortaya cıkarıyorlardı .En üst kat saray sahibine aitti ve bir kütüphaneyi andırıyordu.Saray sahibi burada dine ve bilime ait kitapları inceliyordu .Arada bir elinden düşürmedigi özel telefonuyla konuşuyor, halkın rahatı ve ihtiyaçları için bazı isteklerde bulunuyordu. Belliki telefonun diğer ucundaki şahıs şehrin sultanıydı.Furkan sarayın pencerelerinden birsüre şehri izledi.
Gördügü iki saraya benzeyen daha pek cok saray vardı.Sarayların kimlere ait oldugunu ögrenmek istedi.Dışarı cıktı ,bir başka saraya dogru yöneldi. İyice yaklaştıgında kapının üzerinde bir isim yazılı oldugunu farketti .Dikkatle okudu "Furkan" bu sırada ismin üzerinde birresim belirlemeye başladı ,resim ortaya cıkar cıkmaz furkan hayretle bagırdı"-olamaz bu benim resmim
Furkan geriye dönüp cılgınca koşmaya başladı şehre girdigi kapıya ulaşınca uçarcasına dışarıya atladı .Neler oldugunu anlayamamanın şaşkınlıgı içinde "baba" diye bagırdı sesi duyup odaya gelen babası:- burdamıydın oğlum heryerde seni aradım söyle bakalım neyin peşindeydin
furkan"- duyduklarına inanamıyacaksın baba" diye anlatmaya başladı furkan aynada olup biteni bir solukta aktardı.Babası hiçte şaşırmış gibi görünmüyordu.
baba:-sakin ol furkan deden bu gizemli aynayı nerden bulmuş bilmiyorum
ama herşeyi oldugundan biraz farklı gösteriyor.
furkan:-farklı göstermek ne kelime baba" diye itiraz etti
furkan"-aynanın ötesinde apayrı bir dünya var sanki
baba:-hayır oğlum o bir anlamda bizim dünyamız
yani aynada gezdiğin şehir yaşadıgımız toplumu temsil ediyor.
furkan:-ya saraylar
Masal tadında duvar kağıtları...
baba:-her saray bir insandır içi boş kapısı şenlik saraylar inançsız insanları dışı sakin ancak içi dopdolu şenlikli saraylarda dindar insanları temsil eder.
furkan:-o halde üstünde ismim ve resmim bulunan sarayda benim vücudumdu!
baba:- evet saray halkının neyi temsil ettigini de bilmek istemezmisin
furkan:-tabiki bilmek isterim
baba:-onlar insandaki kalb, ruh ,duyu organları ,yetenekler ,nefis yani iştah, öfke gibi duygulardır.Nefis ve duyu organları kapıcı ve bekçi köpegi hükmündedir,dış dünyayla bağlantıyı sağlarlar. İnsanda iman olmazsa bunlar görevlerini doğru yapamazlar. Akıl, kalb ve ruh kapıcı hükmündeki nefsin emri altına girerler .Örneğin nefis zararlı olan içeçegi vücuda alır. Diğerleri buna itiraz etmez .Herbiri asıl görevi ihmal ettigi için bedenin ve ruhun sağlıgı bozulur.
Furkan:- Vücüdumuzun iyi kullanmamın yolu nedir ohalde ?
baba:-ALLAHın emir ve yasaklarına uyarak yaşamak böylece herbir parcamız kendi görevini yerine getirmiş olur bizde saglıklı ve huzurlu oluruz
furkan:- iyiki bu gizemli aynaya rastladım .dedi furkan babasıyla birlikte evden ayrılırken
furkan:- önce biraz korktum ama sonra cok önemli gerçekler ögrendim. Artık ALLAHın emaneti olan vücudumu ve ondaki özelliklerini tanıyorum, nasıl kullanmam gerektiginide biliyorum.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Belâ, insanın sözü üzerine gelir

“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”
Efendimize sormuşlar:
-Ey ALLAH’ın RASULÜSAV Müslümanların hangisi daha faziletlidir? Buyurmuşlar ki:
- Eliyle, diliyle başkasını incitmeyen (yani güzel elli, güzel yollu ve güzel dilli) insandır.”
Seveni, sevgiliye; aşığı, maşukasına delicesine bağlatan veya eşleri, insanları, devletleri büyük bir nefretle birbirinden kopartan, savaş patlatan da
sözdeki güç
Ağzınızdan çıkan bir söz, muhatabınızı ya size bağlayacak, ya da sizden koparacaktır.
Söz söylemek de bir sanattır. Söz sanatını kimi yapmakta, kimi yıkmakta kullanır.
Söz var insanı mahcup eder,
Söz var insanı mahbub eder.
Söz var başı keser, söz var savaşı keser.
Söz var, insanı Hak’tan ve cennetten uzaklaştırır; söz var,
insanı Hakk’a ve cennete kavuşturur.
Belâ, insanın sözü üzerine gelir” (Hadis-i Şerif)
Güzel sözler petekten damla damla sızan bala benzer, insanın ruhuna tat verir Hz Süleyman as
Esenlik ve huzur on kısım ise, dokuzu susmaktır” Hz Ömer ra
Çok konuşmayın, herkesin gözünden düşersiniz Hz Ali ra
Herşey İncelikten İnsan kalınlıktan kırılır.mevlana
Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir.said nursi
Söz ok gibidir Senden çıktı mı, artık sen ona değil, o sana hakim olur.Imam-ı Şafii
İnsan ne kadar az düşünürse o kadar çok konuşur Montesquieu
Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez Lao-Tse
Çok dinle, az konuş Bias
Çok konuşmak, insanın gözden düşmesi için en kısa ve en emin yoldur La bruyere
Kişi ne aş bulursa yemek olmaz; Dile ne söz gelirse demek olmaz” atasözü
Konuşması insanı hayvanlardan, söylediği şeyler de meleklerden ayırır” atasözü
“Güzel söz, yılanı ininden, kötü söz, insanı dininden çıkarır.”atasözü
Bir söz bin büyüye bedeldir.atasözü
Dilek ve Hacet Duası
Bismillahirrahmanirrahiym. Ve la havle ve la kuvvete illa billhi’l-Aliyyi’l-Azim. Allahümme inni es’elüke ya Kadimü, ya Daimü, ya Ferdü, ya Vitru, ya Ahadu, ya Samedü, ya Hayyü, ya Kayyumü, ya Ze’l- Celali ve’l-ikram. Fe in tevellev fe kul hasbiyallahü la ilahe illahu aleyhi tevekkeltü ve Hüve Rabbü’l-Arşi’l-Azim.

(Hz.İsa (A.S.)
, bu mübârek duayı okur, ölüleri diriltirdi. Hâceti veya bir dileği olan, sabah namazını kıldıktan sonra 100 defa )

2 Haziran 2012 Cumartesi

Prof.Dr.Nevzat Tarhan"stres ve sabır"

Hayatın deneyleri ve darbeleri bazılarımızı olgunlaştırır, bazılarımızı imha eder. Herkes iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya olgunlaşacağız ya da yıkılacağız.
Hayatın olayları, deney ve darbeleri yani stres karşısında herkesin farklı tepki ve yaklaşımları vardır. Burada kişilik yapısı önemli rol oynar.
Stres verici uyaranlara karşı psikolojik tepkinin şekillenmesi ve olayı tehdit olarak değerlendirilmesinde kişiliğe bağlı eğilimler, zihinsel kapasite, geçmiş yaşantı ve tecrübeler önemli rol oynar.
Stresli vücudun psikolojik cevabı; koku, endişe, gerilim, kaçınma davranışı şeklinde olurken, fizyolojik cevabı da; çarpıntı, kızarma-sararma, terleme-soğuma ve nefes sıkışması gibi belirtiler şeklinde kendini gösterir.
Stresle mücadeleyi zorlaştıran kişilik özelliklerini iyi tanımak gerekir. Düşmanca duyguları ağır basan, aşırı duyarlı, ben merkezci, katı, endişeli, kötümser, içine kapanık, alıngan, huzursuz, kolay kışkırtılan, tepkisel, saldırgan, değişen, aceleci, sabırsız, telaşlı, hırslı, doyumsuz, mükemmeliyetçi, hızlı araba kullanma, sorumluluk duygusu fazla veya vurdumduymaz kişilik özellikleri stresle mücadeleyi zorlaştırır.
“A” tipi davranış tarzı:
bu davranış tarzı batı dünyasında teşvik edilen ve ödüllendirilen bir davranış biçimidir.
Fakat bu davranış tarzını gösteren bireylerde; mide ülseri ve koroner kalp hastalıkları başta olmak üzere, pek çok hastalık daha yüksek oranda ortaya çıkmaktadır.
Başlıca özellikleri:
Yarışmacılık
Saldırganlık, ataklık, girişimcilik
Düşmanlık duyguları
Hırslılık, beklenti seviyesinin yüksekliği
Zaman baskısı, acelecilik, sabırsızlık
Doyumsuzluk
Ben merkezcilik
Bu kişilik özellikleri batı dünyasında başarı için gerekli görülmekte ve ödüllendirilmektedir. İnsanlık tarihinde belki ilk defa yüzyılımızda; hızlı, saldırgan, hareketli, yarışan, tüketen, abartılmış, zaman darlığı çeken, aceleci, sabırsız insanlar bu kadar teşvik edilmektedir. Bunun da tabii sonucu insanların daha zengin olması fakat daha mutlu olamamasıdır.
“B” tipi davranış tarzı:
“A” tipi davranış tarzının tersidir.
Sakin, acelesiz, sabırlı kişilerdir. İyi dinleyicidirler, başkalarının konuşmalarına imkan verirler. Baskı altında oldukları sırada bile heyecan ve telaş göstermezler. Beklemeye tahammüllüdürler. Rekabet ve yarışmayı sevmezler. Yumuşak başlıdırlar. Yavaş ve tartarak konuşurlar. Her şeyi yavaş yapmayı severler, duygularını açıkça ifade ederler. Düşmanlığı sevmezler, küçük şeylerden mutlu olurlar. Ölçülü ve sınırlı sorumluluk isterler. Esnektirler, gereksiz konularda derinleşmezler.
“A” grubu davranış kalıbı gösterenlerde kalp krizi oranı “B” grubuna göre beş misli olmaktadır. Koroner kalp hastalarının %70’nin “A” tipi davranış biçimi sergiledikleri dikkati çekmektedir.
Batı tarzı hayat biçimi ürünlerin hayat kalitesini artırdı, milli gelir seviyesini yükselti, bireyler ve toplum daha zengin oldu ama buna karşı büyük bir bedel ödüyorlar, insanların hem beden, hem akıl ve ruh sağlığı daha çok bozuluyor.
“A” ve “B” tipi davranış kalıpları arasında en belirgin farklılık acelecilik, telaşlılık, sabırsızlık oranları ile ilgili. O halde “A” tipi davranış özelliklerini, “B” tipi haline dönüştürmek nasıl olur?
İşte bunun yolu da sabır eğitiminden geçer.
Sabır, olaylar, sıkıntılar karşısında sızlanmadan, şikayet etmeden katlanabilmek ve tahammül gösteren, isyan etmeyen; sonuçta mutluluğun lezzetini tadar.
Bizi pişirecek olan zorluk ve engellerin darbeleridir. Yunus Emre “Hamdım, yandım, piştim, oldum elhamdulillah” derken yanmamanın acısını ne güzel ifade etmiştir. İnsanın içersindeki cevher zorluklar gelişiyor.
Sisal bitkisinin hikayesi:
Bu bitki Amerika kıtasında, soğuk rüzgar, sert verimsiz toprak ve sıcak güneşte yetişen bir bitki. Yaprakları çok elyaflı, dokumada kullanılıyor. Elyafının kıymeti nedeniyle, bu bitkiyi daha verimli topraklarda yetiştirmeyi deniyorlar. Bitki yetişiyor ve çok daha büyükçe yaprakları çıkıyor fakat bakıyorlar yaprakların içinde elyaf yok.Sonra anlaşılıyor ki bitkinin kötü toprak, soğuk rüzgar, sıcak güneşle mücadelesi onun lifli yapısını meydana getiriyormuş.Yani içindeki cevheri geliştiriyormuş.İşte insan içindeki cevherde zorluklara katlanma ve mücadele ile gelişmektedir.
“İhtiyaç ilmin hocasıdır” sözü ne kadar yerinde.Hastalıklar mikropları olmasa tıp bu kadar ilerler biyoloji bu kadar gelişir miydi?
Değişme “acı” demektir. Çocuk doğarken neden ağlar? Rahat anne karnından sonra hayatın zorlukları ile yüz yüze gelmeye başlamıştır. Yeni bir şey öğrenmek, zahmete katlanmayı gerektirir.
Büyük başarılar kafa yormak, bir çok zevk ve lezzet ve keyiften geri durmakla doğmaktadır. Hem canının istediği her şeyi yapacaksın, hem de başarılı olacaksın. Bu mümkün değildir.
Büyük başarılar, büyük mücadelelerin sonucunda gelir, mücadele ne kadar çetinse başarı da o kadar büyük olur.
Rüzgar, yağmur ve fırtınaların kamçısı, bitkilerin tohumlarında gizli olan çiçek ve meyve verme yeteneğini ortaya çıkarır. Zayıf ağaçlar dayanamaz. Fanus içersinde büyütülen ağaçlar hiç dayanamaz. Tıpkı aşırı korunarak büyütülen çocukların hayat zorluklarında kolay depresyona girmesi gibi.
“Elbette sabredenlerle beraberim” (Bakara, 153)
Sabır insan has bir sıfattır. Hayvanlarda ve hatta meleklerde bile yoktur. Nefsin arzuları veya düşmanla mücadele gibi sorumluluklar sabrı gerektirir.
Prof.Dr.Nevzat Tarhan

1 Haziran 2012 Cuma

TEFRİCİYE


Bir gün Cenab-ı PEYGAMBER sav, bir müşriki karşısına almış, ona İslamiyet’i anlatıyordu. Her anlatışta o müşrik, RESULULLAH SAV efendimizle alay ediyor, inkâr ediyordu. Bu, bir müddet devam etti. Hazret-i Ömer, dayanamayıp, kılıcını alıp geldi:
— Yâ RESULÜLLAHsav, dayanamıyorum, izin ver, dedi.
— Hayır, yâ Ömer, git yerine otur!
Hazret-i Ömer gitti, yerine oturdu. RESULÜLLAHsav
yine nasihat etmeye devam etti, müşrik yine inkâr etti, alay etti. Bu durum epey bir müddet sürdü. En sonunda o müşrik tamam yâ Resulallah diyerek Müslüman oldu. PEYGAMBER EFENDİMİZ sav Hazret-i Ömer’e buyurdu ki:
— Eğer sana peki deseydim, bu kişi müşrik olarak Cehenneme giderdi. Ben bu dini iki şeyle yaydım: Sabır ve merhamet.
اللهـم صل صلاة كاملة وسلم سلاماً تاماً على سيدنا محمد الذي تنحل به العقد وتنفرج به الكرب وتقضى به الحوائج وتنال به الرغائب وحسن الخواتم ويستسقى الغمام بوجهه الكريم وعلى آله وصحبه في كل لمحة ونفس بعدد كل معلوم لك.

Allahumme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ-seyyidina Muhammedin ellezi tenhallü bihi’l ‘ukadu ve tenfericu bihi’l-kürabu ve tukdâ bihi’l-havâicu ve tünâlü bihi’r-rağâibu ve husnu’l-havâtimi ve yusteska’l-ğamâmu bi-vechihi’l-kerîmi ve ‘alâ âlihi ve sahbihi fî-külli lemhatin ve nefesin bi-‘adedi külli ma’lûmin lek.
Anlamı:
“Ya RAB! EFENDİMİZE MUHAMMADSAV’e tam ve mükemmel bir salat ve selam eyle. O Nebi ki, onun yüzü suyu hürmetine düğümler çözülür, sıkıntılar dağılır, ihtiyaçlar karşılanır, arzulara ve güzel akıbetlere erişilir, bulutlardan yağmur dökülür… Onun âline ve ashabına da salât ve selam eyle ya RAB! Her an, her nefeste ve senin bildiklerinin sayısınca.”

Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir. [Deylemi]
haziran ayının sonuna kadar(tefriciye)cekilecek inşALLAH hacet namazına devam namazda nıyet (katılan enaz 100 tane çekene ve encok çekene iman saglık afıyet huzur iki cihanda saadet ALLAHIN rızası firdevs cenneti ve katılanların muradlarının olması icin hacetnamazı ) olacak inşALLAH
Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde, SAKIN PES ETME !! Çünkü işte orası "gidişatın" değişeceği yer ve zamandır...
~Mevlana~